21 Ağustos 2018 Salı

“LAİSİZM” ONLARIN ÖCÜSÜ, “BÖLÜNME” BİZİM


                         Mehmet Akif AK
           
ÇETELEŞMENİN DERİN DAMARLARI
            Türkiye’nin şezlong ulemâsı ile üç-beş medya mensubunun, eskisi ve halen mevcut cumhurbaşkanları ile  bir kısım siyasetçisinin bugünlerde dillerine virt edindikleri bir paragraflık bir ezber bulunuyor. Ezber şudur:
İki şey var ki bunların uğruna her şeyden vazgeçilebilir; ülkenin “tekilliği” ve “laiklik”. Eğer bu “temeller” tehlikede ise, klasik, modern, post modern olsun fark etmez her tür darbe yapılabilir, hatta hemen şimdi yapılmalıdır. Bazıları ise artık zımni ifade ve imayı da bir kenara bırakarak koro halinde TBMM’yi ve onun temsil ettiği halkı tehdit etmeye başlamışlardır. Çok da rahat görünüyorlar. Ellerindeki gerekçenin gücünün farkındalar; nasıl olsa bu anayasal değerlere alenen karşı çıkacak kimse bulunamaz.
Ama artık bu ezberi bozmanın zamanı gelmiştir ve geçmektedir. Bakalım velinimetimiz olan, mülkün hakiki sahibi bu az sayıda dâhi ve uyanık nöbetçi efendilerimiz, hakikatte ülkeyi mi düşünüyorlarmış, yoksa salt kendi “Oligarşik Saltanatları”nı mı?
Bu ülkenin “çeteleşme” tarihinin bilinmesi, çeteleşme ile bu kavramlar arasındaki illiyet bağının, sebep-sonuç ilişkisinin görülmesine sıkıca bağlıdır. Bir kere, iki asırlık siyasi çeteciliğin, ırkçılık ideolojisinin icadıyla ortaya çıktığı malumdur.
Bu ırkçı ideoloji, genelde günün imparatorluk yapılarını özelde ise Osmanlı Devletini parçalayıp dağıtmayı hedef almıştı. Bulgar, Sırp, Yunan, Makedon, Ermeni, Arnavut çetelerinin kurucu liderleri ve üyelerinin büyük çoğunluğu, İngiliz ve Amerikalıların Osmanlı mülkünde açtığı azınlık okullarından yetişmişti. Bu okullar ve günün diğer iletişim araçları sayesinde ideolojik alt-yapı ciddiyetle hazırlanmıştı. Örgütlenme ve silahlı operasyonel faaliyetler ise Amerikan ve İngiliz konsoloslukları ve istihbarat örgütlerince organize edilmekteydi.
Sistemin bugün de ana hatlarıyla aynı şekilde çalıştığından kimsenin şüphesi olmamalıdır. Türkiye çeteciliğinin hem ideolojik beslenme kaynaklarının, hem de operasyonel planlarının uluslar arası damarlarının bulunduğu gerçeği, bugün de yeterince kanıta sahiptir.
Bu genel değerlendirmenin ardından “devletin tekilliği ve laiklik” adı verilen ideolojik siyaset kavramlarının, iç iktidar savaşları ve çeteleşmeyi nasıl etkilediğini anlamaya çalışabiliriz.  

BÖLÜNME KORKUSU
Yıl 1856. Günlerden 18 Şubat. Türkiye, tüm dünyaya Islahat Fermanını ilan eder. Öyle bir Ferman ki, Türkiye’nin toplumsal ve siyasi sistemini tepeden tırnağa değiştiren ve tümü de Avrupa ülkelerinden ilham, telkin ve dayatma suretiyle iktibas edilmiş düzenlemelerle dolu. Fermaının sadece başlıklarını görmek bile bir yığın ders çıkarmaya yeterli. Bakalım:
  • Din ve mezhep farkı gözetmeksizin bütün tebaanın can, mal ve namus masuniyeti vardır.
  • Fatih devrinden beri Gayr-ı Müslim cemaatlere verilmiş imtiyazlar ve ruhani muafiyetler devam edecektir.
  • Türkiye’deki dini cemaatlerin reisleri kayd-ı hayat şartıyla seçileceklerdir. Ancak bu reisler, seçildikten sonra devlete sadakat yemini edecekler. Bu dini reislere hazineden maaş bağlanacaktır.
  • Dini cemaatlere ait mektep, hastane, mezarlık gibi genel mekanların tamirleri engellenmeyecek, ancak yenilerinin yapılması izne tabi olacaktır.
  • Bütün mezhepler eşit şekilde dini serbestliklerden istifade edeceklerdir.
  • Hiç kimse din değiştirmeye mecbur edilemez.
  • Her din ve mezhepten vatandaşlar devlet memuru ve asker olabilecektir.
  • Azınlıklar, kendilerine okul açabilecektir.
  • Farklı din ve mezhepten olanların ticaret ve cinayet davalarını görecek yeni mahkemeler kurulacak ve yeni kanunlar çıkarılacaktır.
  • Gayrı Müslimlerin miras davaları, kendi kiliseleri bünyesindeki ruhani meclisler tarafından görülecektir.
  • Türkiye’deki hapishaneler, insan haklarına uygun hale getirilecektir.
  • Her türlü bedensel ceza, eziyet ve işkence yasaklanacaktır. İşkenceyi önlemek, yapanları cezalandırmak üzere Ceza Kanununda düzenleme yapılacaktır.
  • Yabancılar Türkiye’de mülk edinebileceklerdir.
  • İltizam usulü kaldırılacak, vergileri bizzat devlet toplayacaktır.
  • Memur maaşları düzenli ve devamlı ödenecektir.
  • Yolsuzlukla mücadele ile ilgili kanunlar ciddiyetle uygulanacak, memurlar bu maksatla izlenecektir.
  • Paranın değeri korunacak (enflasyon önlenecek), mali sistemi düzene koymak için Avrupai bankalar kurulacaktır.
  • Tarım ve ticaretin geliştirilmesi amacıyla yeni yollar inşa edilecektir.
  • Batı Kültürüne önem verilecek, Avrupa’nın eğitim sistemi, ilimleri ve sermayesinden istifade edilecektir.

Bu reformların hangilerinin Türkiye’nin gerçek ihtiyaçlarına ilişkin bulunduğu, büyük çoğunluğu oluşturan hangilerinin ise Avrupa ülkelerinin “dayatma”ları olduğu kolayca tespit edilebilir. Fakat konumuz şu an bu değil. Elbette “Türkiye’nin kendi ıslahat programı” da hep olmuştur. Fakat güncelin sorusu şudur: O günün hangi şartları dolayısıyla Türkiye, kendi iç düzenini alt-üst etmesi kuvvetle muhtemel bulunan bu dayatmalara “gönüllü” olarak boyun eğiyordu?
O günün en büyük kâbusu “bölünme” korkusu idi. Ülken siyasi yapısı ve sınırları hızla eriyordu. Osmanlı Avrupa’sı elden kayıp gidiyorken Mısır, koptu kopacak görüntüsü veriyordu. 
Fermanın ilan günü, kasıtlı olarak Paris’te toplanacak Sulh Konferansının başlayacağı günden bir hafta öncesine tesadüf ettirilmişti. Fermanın tarihi 18 Şubat’tı. Konferans ise 22 Şubat’ta başlıyordu.
Konferansa katılanlar, masalarında Türkiye’nin Islahat Fermanını buldular. Türkiye’nin bu Ferman karşılığında istediği şeyler çok açıktı; Avrupa devletler topluluğuna kabul edilmek ve “Türkiye’nin toprak bütünlüğünü” kuvvetle taahhüt eden sağlam garantiler.  
30 Mart 1856’da günü Paris Sulh Konferansı imzalandı. Konferansta İngiltere, Fransa, Rusya, Türkiye, Avusturya ve Sardunya (İtalya) devletleri bulunmuş, anlaşma bu devletler tarafından imzalanmıştır.
Bu anlaşma Avrupa devletler hukuku bakımından büyük bir önem taşır.
Anlaşmanın 7. maddesine göre “Türkiye’nin Avrupa umumi hukukundan istifade etmesi tasdik edilerek Avrupa devletler camiasına kabul edildiği ilan edilmişti (benzeri bir kabul olayı, bu anlaşmadaki ifadeler kadar kesin ve açık olmamakla birlikte 1842’de Londra’da imzalanan Boğazlar Sözleşmesinde de yer almıştır).”
Sözleşmede imzası bulunan tüm devletler, “Türkiye’nin mutlak ve tam bağımsızlığına riayet edeceklerini tek tek taahhüt etmişlerdi. Her bir devlet bu husus için ayrıca kefalet de vermişti. Türkiye’nin tam bağımsızlığı, “deniz ve kara hudutlarının değişmezliği” için verilen bu taahhütname ve kefaletin ihlalinin, bütün taraf devletlerin her birinin hukukunun ihlali anlamına geleceği ifade edilmişti. Öyle ki, Türkiye şayet kendi rızası ile başka devletlere toprak bıraksa bile diğer devletler bunu kabul etmeyeceklerdi.” 
İşte Türkiye’nin o günlerden bugünlere “aldıkları” karşılığında “katlandıkları ve verdikleri” ve bitip tükenmek bilmeyen tamamıyla haklı sebeplere dayalı “bölünme korkumuz”!
TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ GARANTİSİNE KARŞILIK “LAİKLİK”
“Bölünme Korkusu”nun giderilmesinin karşılığı “Laiklik”olmuştur.
Şunu söylemek istiyoruz. “bölünme” korkusunun, bize ait gerçekliği ve karşılığı bulunan, çok büyük acılar, ağır kayıplar, katlanılması değil anlatılması dahi zor trajedilerle dolu hadiselere, hatıralara dayandığı tartışılmaz. Ama “laiklik” korkusunun damarları bu topraklarda değildir. O, Avrupa’nın kadim korkusunun teminatıdır. Bunu ayrı bir yazıya konu edeceğiz, ama kısaca şunu söylemeliyiz. 1856 Fermanının Türkiye’nin laiklik-sekülerlik uygulamaları tarihi için de büyük bir dönemeç olduğu anlaşılıyor. O günlerden bugüne laiklik uygulamaları iki biçimde yürümüştür.
Seküler bir siyasi yapı, aslında Osmanlı Siyasi Entelijansiyasının öteden beri uyguladığı, içselleştirdiği bir şey olmuştur. Dinden azami ölçüde istifade ve gerektiğinde de beşeri hukuk teşriine Osmanlı Sistemi eskiden beri alışıktır (Kanunnâmeler, Örfî Hukuk gibi). Türkiye kendi siyasi yapısının bir bölümünde var olagelmiş Seküler uygulamalarla Batı’nın dayattığı Laiklik arasında uzlaşılan bir yolu hep aramış ve zaman zaman bulmuştur da. Ama Batı’nın dayattığı laikliğin diğer yüzünde, hatta belki de özünde, Türkiye’nin yeniden kıtalara, denizlere hükmeden bir konuma gelmesi korkusunun bir sonucu olarak İslâm’ın minimize  edilmesi ve hatta kökünün kazınması arzusu vardır ve bu korku kaderini bütünüyle Batı’ya bağlamış Türkiye’nin bir kısım azınlığı ile esas olarak Avrupalıların korkusudur.
Sanıldığının aksine Laiklik hükmünün Anayasamıza 1937 gibi çok geç bir tarihte dahil edilmesi, onu bir sürece yayarak sindire sindire yerleştirme arzusunun sonucu değildir. Akıl sahibi Türkler gibi Cumhuriyet’in kurucu kadroları da, laikliğin İslam’a karşı bir cephenin silahı haline getirilmesi tehlikesinin farkındaydı. Onlar bu silahın kullanılması halinde en büyük kâbusumuz olan “bölünme”nin kolayca gerçekleşeceğinin ve ülkenin bölünmezliğinin en büyük teminatının da ortadan kalkacağının bilincindeydiler. Bu ülkenin halkının % 99’nun Müslüman kalması, böyle bir bilincin sonucudur.
Bir ülkenin Anayasasında, o ülkenin siyasi sisteminin dayandığı temellerin başlangıç ilkeleri olarak yer alması son derece doğaldır. Her ne kadar yasa hükmünün bir yerine “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” türünden hukuki değeri bulunmayan naif ifadeler yerleştirilmiş bulunsa da neticede bir siyasi sitemin kendini hiç değilse bir Anayasa hükmü ile teminata alması ve siyasi anlamda mutlak bir üstülük hakkı elde etmek istemesi onun hakkıdır. Devlet kuruculuğu, elbette böyle bir hakkı mündemiçtir.
Ama “bölünme korkusu” ile “laikliğin” yukarıda kısaca gösterdiğimiz tarihi köklerinden koparılarak kapalı, esrarlı, oligarşik bir yapının korunmasına çalışan siyasi operasyonların yakıtı olarak kullanılması süratle terk edilmelidir. Çünkü devlet varsa, çeteler olmaz. Çeteler varsa devlet yok demektir.
Sözün burasında, iyi niyetlerinden şüphe duymamak zorunda olduğumuz mevcut Cumhurbaşkanı ve eskisi ile ülkenin yaşayan son Hanifi-Maturidi müçtehidi diplomatımıza mesajlarını mecazlardan, kinayelerden kurtarmaları ve berraklaştırmaları çağrısında bulunuyoruz. Korkulardan kurtulmanın şartı, belli bir maddi-fiziki güce kavuşana kadar beklemek değildir sadece; Türkiye’nin fiili ve potansiyel ihtişamının, tarihi mehabetinin farkında olmak da gerekir.  Türkiye artık sahnededir ve tarihi rolünü oynamaya mecburdur.
Sonuç olarak;
Türkiye’de iç siyasi iktidar hesaplaşmalarının temel referansları kılınan “bölünme” ve “laiklik” korku merkezlerinin birincisi, bizim birkaç asırlık tamamen haklı sebeplere dayalı bilinçaltı gerçeğimiz, ikincisi ise Türkiye’nin büyümesinden büyük endişe duymakta olan Batının kendilerince haklı dayanakları bulunan bir başka bilinçaltı gerçeğidir.
Bu ülkenin siyasi çeteleşmelerini ne yazık ki bu korkular, beslemekte. Onların bir kısmı “ülkenin bölüneceği” kâbuslarıyla yatıp kalkarken, diğerleri, Türkiye’nin yeniden bir dünya devleti olmak gibi taşıyamayacağı kadar ağır ve bedel gerektiren bir yükün altına gireceği endişesiyle yaşar. Bunlardan derhal kurtulmak, daha da önemlisi Batı’nın bu korkuları kullanarak Türkiye’nin düzeniyle oynamasına asla fırsat vermemek gerekir.
Hiçbir korkunun ecele mani olamayacağı belli bir şey değil mi; alnı açık, başı dik, adalet isteyen ve adil olan, sadece zalimlerin korktuğu bir devlet olmak varken..  

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa