21 Ağustos 2018 Salı

TÜRKİYE AVRUPALI MI


                                                                  Mehmet Akif AK

        Türkiye, Avrupalı mı?
        Bu soruya “evet” ya da “hayır” şeklinde bir cevap vermek mümkün değildir.
“Türkiye Avrupalı mı” sorusuna geçmeden önce “Avrupa nedir?” sorusunun cevabı konusunda ortak bir kanaatimizin bulunması gerekir. O halde önce “Avrupa nedir?”in cevabını araştıralım.
Doğrusu, ciltler dolusu kitapla cevabı aranmış böylesine bir sorunun bir dergi sayfasında ele alınıp yeterince açıklanabileceğini söylemek hayli mübalağalı bir iddia olur. Ancak “Avrupa” denen kelime ve kavramın tarihi, coğrafi, dini, siyasi ve kültürel boyutları üzerinde ana hatlarıyla durabilir ve onun çeşitli zaman dilimleri içinde tekabül ettiği farklı anlam derinliklerine işaret edebiliriz. Böylece günümüz dünyasında geniş kabul gören ve popüler bilim-medya araçlarında çok sık rastladığımız “Avrupa”, “Avrupalılık” denen şeylerin doğru şekillerde ve doğru yerlerde kullanılıp kullanılmadığını da anlamaya çalışabiliriz.
Kabaca iki farklı “Avrupa”dan söz etmek mümkün görünüyor. Birincisi, coğrafi ve tarihi konumu itibariyle diğer bölgelerden ayırt edilebilen, dünyanın belirli bir coğrafyası olarak Avrupa. Burası, yer kürenin kaderiyle birlikte sürüp gelen ve uzun zamanlar boyunca aşama aşama hâsıl edilmiş “doğal Avrupa”dır. Bölgedeki kara parçaları ve çevresindeki denizlerin meydana getirdiği kendine özgü çevre ve iklim şartları, bu coğrafyada uzun süreler boyu yaşayan insan topluluklarının fiziki yapılarını ve karakterlerini de önemli ölçüde şekillendirmiştir. Ne var ki, bir coğrafi bölge olarak Avrupa adı verilen kıtanın kesin sınırları yoktur; olması beklenemezdi de. Çünkü tabiatın kendisinde bir sınır bulunmuyorsa insanların buralara koyduğu sınırların bir hükmü olmaz. Bu sınırlar, gerçekliğin kendisi olmaktan çok, insanın çevresini tanıma ve tanımlama ihtiyacıyla ürettiği yapay dünyaya ait soyutlamalardır.      
Avrupa’nın Kuzey, Batı Güney ve kısmen Doğusunun denizlerle çevrili olması, bu yönler bakımından Avrupa’nın doğal sınırlarını tartışma dışı bırakabiliyor. Fakat Avrupa’nın doğuya uzanan kara parçalarının Avrupa’ya ait sınırları nerede başlar, nerede biter? Tarih boyunca bu sorunun coğrafi açıdan herkesi tatmin etmiş bir cevabı olmamıştır. “Avrupa”ya ait olduğu kabul edilen ya da bu aidiyet konusu tartışılmakta olan her ülkenin tarihinin, kültürünün, dininin, siyasi hedeflerinin benimsediği bir Avrupa doğu sınırı olmuştur.
Merkezi Avrupa milletleri ve devletleri, günümüzde Avrupa’nın Doğu sınırlarının Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan ile sonlandığını savunuyorlar. Bu tezleriyle, elbette Avrupa’nın doğu topraklarının da sınırları olmalı ve bunu da biz belirlemeliyiz demeye getiriyorlar.
Sözü edilen bu sınırlar, Türkiye ve Rusya’yı Avrupa’nın dışına atmış oluyor. Merkezi Avrupa ülkeleri, bu sınır tayin edişin herhangi bir coğrafi dayanağının bulunmadığını tabii ki biliyorlar. Sınırları çizen, bir başka yazıda üzerinde duracağımız, tasarlanmış ve inşa edilmiş, bir başka ifadeyle üretilmiş Avrupa’dır. Bu Avrupa, dini, tarihi, kültürel ve siyasi saiklerle kendisi ve ötekiler arasına aşılmaz uçurumlar koyarken, kıtanın doğu sınırlarını da tamamen bu esasa göre kendisi tayin ediyor.
Aslında bu tayinde güvenliğin de payını unutmamalıyız. Uzun bir tarih boyunca Avrupa, Osmanlı ve Rus korkusuyla yatıp kalkmıştır. Avrupa ancak bu iki büyük gücü bir birine kırdırmaya başlayıp, aralarına kan davası soktuktan sonra birazcık korkularından kurtulabilmiştir. Ama Avrupa’nın şuuraltına, genlerine nüfuz etmiş Türk-Rus korkusunun tümüyle ortadan kalkması, en azından kısa vadede çok zor görünüyor.
Türkiye ve Rusya ise, merkez Avrupa devletlerince Avrupa’nın dışında tutulmalarına yüzyıllardır itiraz ediyorlar. Türkiye, sadece Anadolu, Suriye ve Mısır’ın değil aynı zamanda Akdenizin, Karadenizin, Yunan yarımadası ve adalarının, Balkanların ve kısmen Orta Avrupanın hükümran devleti Doğu Romanın mirasçısıyım diyor.
Avrupa, Doğu Roma’nın kalbi tabii başkent İstanbul Türkiye’de kaldıkça bu iddiaya karşı rasyonel bir karşı fikir ortaya koyamamaktadır. Zaten Avrupa Devletlerinin tamamı 1856 yılından beri Türkiye’yi Avrupa Devletler Topluluğunun ayrılmaz, parçalanmaz bir uzvu kabul etmiştir. Osmanlı, kendilerinin çöküş olarak gördükleri süreçte bile hala Avrupalıdır; “Avrupa’nın Hasta Adamı”! 1856 tarihli Paris Sulh Konferansının 2 inci maddesi şöyleydi:
“2. Osmanlı Devleti Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi olacak, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı Avrupa devletlerinin ortak garantisi altına konacaktır.”
Ne var ki bu Avrupalı sayılma belgesi, İngiltere, Fransa ve hatta Rusya’nın Türkiye’nin bütün iç işlerine müdahalesine sonuna kadar kapı aralayacaktır. Bu devletler, ardı arkası gelmeyen reform talep ve dayatmalarından başka, imkân buldukça Türkiye’nin Başbakan, Bakan ve elçi tayinine bile burunlarını sokacaklardır.
Türkiye’nin kendi ihtiyacı olan ıslahatı, kendi iradesiyle yapmasının kaçınılmaz bir durum olduğu ve iki asırlık reformlar tarihinde bunu ne kadar başardığı ayrı bir yazının konusudur.
İlişkiler ağının çok önemli bir aktörü olan Rusya’nın konumunu bu yazıda ele almamız gerekmiyor. Ancak bir başka duruma işaret etmemiz de resmi bir bütün olarak görmemiz açısından kaçınılmaz.
Merkezi Avrupa, İngiltere’yi de coğrafi anlamda Avrupalı sayıp saymamakta tereddütlüdür. Çünkü İngiltere, kendini merkezi Avrupa’nın iç dinamiklerinden uzak tutabilmiş, oradan etkilense bile kendine ayrı bir istikamet tayin etmeyi hep başarmıştır. Bunu açıklayan pek çok tarih olayı arasından Protestan ayrışmasının İngiltere’de aldığı farklı şekli hatırlayabiliriz. Ayrıca İngiltere dünya talanına yalnız başına girişmiş, Hindistan’dan Avustralya’ya kadar olan geniş bir bölgeyi ele geçirerek dünyanın en güçlü ve zengin imparatorluğunu kurmuştur.
İngiltere’nin yalnız başına ve sadece kendi adına oluşturduğu bu güç Avrupa’yı tedirgin etmeye başlamıştır. İngiltere ile Fransa ve Almanya’nın tarihi rekabetinin, aralarında yaptıkları savaşların derinlemesine analizinde zikrettiğimiz bu unsurlar açıkça görülecektir.
İngiltere, adalardan çıkıp dünyayı yönetme konumuna gelirken, Merkezi Avrupa’nın kendisine karşı birleşip birlikte hareket etmesini önleyici tedbirlere de başvurmuştur. Birleşmiş bir Avrupa’nın İngiltere’nin dünyayı talan etmede rakibi olacağı, daha da önemlisi zaten adalarda sıkışmışlık psikozu yaşayan İngilizlere öldürücü darbeler vuracağı belliydi. Bunların önüne geçmek için İngiltere, kıtada Fransa-Almanya sürtüşmesinin tohumlarını atmış, dışarıda ise kıtanın Osmanlı ve Rusya tarafından kuşatılmasını sağlamıştır. Avrupa, Osmanlı ve Rusya ile uğraşırken, İngiltere dünya hegemonyasını rahatça sürdürebilecektir. Bu süreçte İngiltere’nin güvendiği ve kendisine de güvenilmekte oluğu hiç bir müttefiki yoktur. Zaten İngiltere, ittifaklarını çok çabuk bozmasıyla ünlüdür; Avrupa’nın hiçbir devleti ile samimi bir müttefiklik ilişkisi yoktur; Rusya’nın büyümesinden, Okyanus’a ve Akdeniz’e çıkmasından ürker, Osmanlı ise Onun istila ettiği coğrafyaların önemli bir bölümünün doğal sahibi veya sahibi değilse etki altında bulundurduğu yakın ilgilisidir.
İlânihaye müttefiksiz kalınamayacağını bilen İngiltere, ABD’yi yanına alınır ve “The Anglo American Establishment” böyle kurulur. Safkan İrlandalı ve İskoçyalı, tarih boyunca her zaman en güçlünün tarafında yer alan ve onun gücüne güç katan Yahudi oligarkların da yardımıyla ABD adlı maddi iktidar ve silah makinesini inşa eder.
İngiltere’nin Osmanlı Devleti ile ittifaklar kurduğu, hatta en az 4 defa Osmanlıyı ipten çekip aldığı gibi herkesin bildiği gerçekler karşısında yukarıdaki tespitlerin havada kaldığını söyleyenler bulunabilir. Türkiye-İngiltere arasındaki bu yakınlaşmaların ve yardımların temel sebebi, Merkezi Avrupa’nın birleşip büyüyerek Ada İngiltere’sini tehdit etme ihtimalinin Doğudan Türkiye’nin ağırlığıyla dengelenmesidir. Diğer bir önemli sebep ise Rusya’nın boğazları geçip Akdeniz’e açılarak İngiltere aleyhine büyümesi ve İstanbul’u ele geçirerek Doğu Roma’yı tevarüs etmesi korkusudur. Bu ihtimal sadece Türkiye’yi değil İngiltere’yi de ürpertmektedir. Ama buna rağmen Türkiye gibi en önemli hasmı yok etmek için İngiltere, Rusya ile ittifak yapmaktan çekinmez. Önceleri gizli, ama 19 uncu yüzyılın sonlarından (yani Osmanlı Devleti’nin artık toparlanamayacağı belli olduktan) itibaren açıklanan bu ittifak, Avrupa’nın ve Osmanlı’nın başına büyük gaileler açmış, süreçle birlikte Rusya iyice büyümüş, İngiltere ise çekindiği rakipleri boğazlaşırken kendi işlerini daha rahat görmesini bilmiştir. Ne ki İngiltere’nin Rusya’ya açtığı kredi limitsiz değildir. Rusya’nın büyüyebileceği nihai sınırlar İngiltere nezdinde malumdur.
Rusya Batıda Ukrayna, Güney’de İstanbul, Orta Asya’da ise Özbekistan ve Afganistan’da durmak zorundadır. Rusya, böyle bir büyümenin asırlar süren derin gaflet uykusu esnasında kendisine ne denli ağır bir külfet getirdiğini idrak edememiştir. Sınırları İngiltere tarafından belirlenen bu hormonlu genişlemenin, Rusya’nın Anglo-Amerikan dünyaya tarif edilemez büyülükte bir hizmet sunduğunu görüp anlamak için 1990’lı yılları beklemek gerekmiştir. Bu uyanış, Rusya’yı Türkiye’ye yaklaştırmıştır ama Rusya’nın gerçekte anlamda uyandığını görmek için henüz vakit erken.     
İngiltere, 1856 Paris Sulh Konferansında Osmanlı için bir kâbus haline gelmiş Rus tehlikesini bir süreliğine de olsa bertaraf etmiştir. Bu Konferansta Osmanlı Devletinin sınırları garanti altına alınmış, Türkiye, Avrupa Devletler Topluluğu’nun ayrılmaz bir parçası olarak tanımlanmıştır. Tüm bu bunları yaparken İngiltere, tümüyle kendi hesaplarının gereğini yerine getiriyordu. Hesabını iyi yapamayan yalnızca Türkiye idi. Rus korkusu ve hiç hayata geçmeyecek olan “toprak bütünlüğü garantisi” gibi boş vaatler uğruna Türkiye dış politikasından başka iç işlerini de Büyük devletlerin denetimine sokmuştu. 1856 Islahat Fermanı ve Paris Sulh konferansı ile içine düşülen zillet çukuru, 1859 Kuleli Vak’ası  diye bilenen darbe teşebbüsünü doğuracak ve bu tarihten sonra “darbecilik” Türklerin en iyi becerdikleri bir meslek haline gelecekti.
Unutmamalıyız ki İngiltere, Avrupa Birliği’ne zorla girmiştir. II. Dünya Harbinde Fransa’yı, Almanya’yı ve diğer irili ufaklı Avrupa devletlerini “kurtarmış” olan ABD, bundan elde ettiği itibarını gücüyle de besleyerek tehdit ve baskıyla İngiltere’yi AB’ye dâhil etmiştir. Son olarak Polonya, Romanya ve Bulgaristan da ABD kontenjanından AB’ye alınmış, böylece Rusya’nın Batıya doğru genişleyip büyümesinin önü kapatılmıştır. Bu son girişlerin AB’den çok ABD’nin menfaatine olduğunu herkes görüyor. Türkiye’nin AB’ye alınması ise ABD-İngiltere destekli bu kuşatma sürecinin muhtemelen son halkası olacaktır. 
         Bugün ABD’nin Türkiye’yi AB’ye sokma gayretlerini anlamaya çalıştığımızda aynı şeyi Türkiye için 1856 yılında İngiltere’nin yaptığını ve ne gariptir her iki olayın sebep ve gerekçelerinin nerdeyse bir birinin aynısı olduğunu görmekte zorlanmayacağız. ABD’nin ne Cumhuriyetçileri karşıdır AB üyeliğimize, ne de Demokratları. İngiltere’den ise Türkiye’nin AB üyeliği aleyhine numunelik dahi olsa bir “çatlak ses” duyulduğu pek görülmüş değildir. Liberal demokrasinin, fikir özgürlüğünün bu “kutsanmış” ana vatanlarında Türkiye’nin AB üyeliği konusunda varılmış hem resmi hem de toplumsal derin mutabakatın sebepleri nedir? Bu sorunun cevaplarına ilişkin bazı ipuçlarını yukarıda vermeye çalıştık.
Yazının başlığında yer alan soruyu burada bir kere daha tekrarlayalım:
“Türkiye Avrupalı mı?” Bu soruya verilecek cevap, ABD-İngiltere cephesine göre “evet”, merkezi Avrupa devletlerine göre “hayır”, Türkiye’ye göre ise hem “evet” hem “hayırdır”. Türkiye’nin “evet”inin tarihsel temeli, Doğu Roma’nın varisi olmasında yatar; ama bunun Anglo-Amerikan düzeni tarafından da kışkırtılıyor olması, “evet”in cazibesini yok edebilir. Türkiye’nin “hayır”ının temel gerekçesi ise, Avrupa uygarlığının benmerkezci genetiğidir. Avrupa’nın farklı olanlarla birlikte yaşama tecrübesi bulunmadığı gibi buna niyeti olduğu da kuşkuludur.
Avrupa’nın, Türkiye’nin Avrupa’ya aidiyeti konusundaki fikri ne olursa olsun, Türkiye’nin hem Doğu’ya mensup, hem de Avrupa’ya ait bir ülke olduğu gerçeği değişmeyecektir. Bu gerçek, AB gibi bir oluşumun kabulü ya da reddine bağlı olmadığı gibi, Türkiye’nin AB içinde yer alıp almaması ile de irtibatlandırılamaz.                                                     
Yazının başında sözünü ettiğimiz iki farklı Avrupa’dan birincisini anlatmaya çalıştık. İkinci Avrupa, Katoliklikle birlikte bazı siyasi ideolojilerin çevresinde oluşturulmuş, tasavvur edilmiş, planlanıp inşa edilmiş “Avrupa”dır. Bu “Avrupa”yı “Türkler Avrupalı mı?” başlığı altında gelecek yazımızda ele alacağız.

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa