21 Ağustos 2018 Salı

TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNİN HİSSİ KOMPLİKASYONLARI (*)




                                Mehmet  Akif AK

Türkiye-AB ilişkileri olarak adlandırılan sürecin ilk kez 1959 veya 1963 yılında başlayan yepyeni bir tarih hadisesi olduğu fikrine hiç itibar etmedik. Bu süreç, elbette ki Türkiye’nin BM veya NATO üyeliği türünden güncel bir oluşum değildi. Türkiye-Avrupa münasebetlerinin başlangıcı tarihte hangi yıllara kadar geriye götürülebiliyor ise AB serüvenimizin de aynı yıllarda başladığını varsaymamız ve analizlerimizi bu tarihi temele oturtmamız gerekir.
Aksi halde ülkemiz ve bölgemiz için çok hayati aşamalara gelip dayanmış böyle bir süreci esastan kavrayabilecek kuşatıcı bir bakış açısına hiç bir şekilde sahip olamayız. Biz, olayı bu açıdan ele alan çeşitli yazılar yazdık. Ancak bu vadide araştırma ve yayın adına daha hiçbir şey yapılmış sayılmaz.
AB meselesinin güncel siyasi seyri üzerine cereyan eden olaylar, görüşmeler ve bu esnada yapılan tartışmaların hâsıl ettiği toz duman, gözlerimizi bulandırıyor ve biz, çoğu zaman farkında olmayarak pek çok önemli hususu gözden kaçırıyoruz. Bu çerçevedeki araştırmalarımız kendi istikametinde süredursun, bu yazıda birazcık farklı başka konuya dikkat çekmek istedik; Türkiye-Avrupa ilişkilerinin son iki yüz yılında yaşananların ülkemiz insanında yol açtığı hissi travmalar, sağlıksız etkileşim ve reaksiyonlar üzerinde durmaya çalıştık.
     
KRONİKLEŞMİŞ ŞÜPHECİLİK;
İŞLER İYİYE GİDİYORSA, MUTLAKA BİR BİT YENİĞİ OLMALI!
            Söz konusu hissiyatın arka planı şöyle: Bu ülkede asırlar oluyor ki, her şey kötüye gitmekte ve değişmez bir şekilde “bugün dünü, gelen gideni aratmaktadır”. Ata sözlerine kadar intikal ederek şuurumuza saplanmış bu yargıların yer aldığı atasözlerinin halk arasında ne denli yaygın şekilde kullanılmakta olduğunu düşünecek olursak, “sürekli kaybetme ve küçülme” hissinin toplumsal şuurun derinliklerine nasıl nüfuz ettiğini de kolayca anlarız.
Tarih kitaplarımız, uzun uzadıya ve çok yanlış olarak tarihimizde “çöküş ve yıkılış dönemi” diye adlandırılmış bir dönemden söz etmekte ve bunu kesin bir bilgi halinde bize öğretmektedir. Selçuklu ve Osmanlı Tarihleri,  akıp gelen ve sürüp giden hayatımızın bölümleri olarak değil, yabancı milletlerin tarihi gibi yazılıp okutulmakta ve bu tarihin bir “çöküş ve yıkılış dönemi” ile bitip tarihin sayfalarına intikal ettiği fikri beyinlerimize beton gibi dökülmektedir. Eğitim Sistemimiz, bu yalanı ve iftirayı bir an önce tarih kitaplarımızdan kazımalıdır. Bütün dinamizmi ile hayatta olan bir milletin ve hâlâ ayakta olan bir ülkenin tarihindeki herhangi bir dönemi “çöküş ve yıkılış devri” şeklinde ad vermekten daha büyük bir gaflet olabilir mi?
Evet uzunca bir zamandır tarihimiz, bize yaşadığımız yenilgileri ve uğradığımız kayıpları anlatmaktadır. Ama bu yenilgi ve kayıplar üzerine bir çöküş ve yıkılış devri edebiyatı inşa edilemez. Aklı, insafı ve ilmi bir kenara atmadan böyle bir şey başarılamaz. Bu sakat tarih anlayışının en hafif sonucu, bizleri “kaderine razı” bir yığın haline sokmasıdır. Bu tezin kaçınılmaz sonucuna göre “sürekli kaybetmek ve yenilmek”, kaderimiz olmuştur. “Yıkılış” tarihimizde nadir de olsa görülen bir takım başarılar ise ancak geçici tesadüflerle açıklanabilir. Kalıcı olan, kaybetmektir.
Geçekte Oryantalistlerin inşa ettiği bu tarih tezine göre “Nevzuhur Türkiye”nin 80 küsur yıllık geçmişinden önceki tarih dönemi, hatası ve sevabıyla bitmiş ve artık tarihin sayfalarına gömülmüş bizimle irtibatı olmayan devirleri ifade eder. Cumhuriyetin İlanının sıfır noktasından bir başlangıç olabilmesi için, daha önceki dönemin yıkıldığının tescili gerekliydi.  “Gerileme ve Yıkılma” adıyla bir devir icad edilmesinin nedeni budur. Ne var ki bir milletin tarihi akıp giden bir ırmağa benzer. Onu besleyen kaynaklar var olduğu sürece ırmağın önünü kesmek, sürekliliğini önlemek mümkün olmaz.
Tarih ırmağı barındırdığı her şeyi, doğruları ve yanlışları taşır getirir. Tarihimizin birkaç asırdır hep iniş seyrinde olduğu şeklindeki algılayışı da geçmişten tevarüs ettik. Eğitim sistemimize ve medyaya iyice sinmiş bu tür yargılar dolayısıyla halkımızın büyük bir kısmında şöyle bir kanaat yer etmiştir: Bu ülkede “işlerin iyiye doğru gitmesi” anormaldir, terstir, hiç hesaplanmamıştır ve beklenmez. Normal olan ise “her gün her şeyin daha kötüleştiği ve kötüleşeceği”dir. Böyle bir ortamın, olağanüstü kurtarıcılara bel bağlama, içine kapanma, sa’y ve gayretten kesilme gibi ruh hallerine yol açtığı malumdur –ki bu da başlı başına bir araştırma ve inceleme konusudur.
Eğer bu “yıkılış” sürecinde ülkede bazı alanlarda veya genel olarak herhangi bir şekilde bazı başarılar elde edilmiş ve işler bir süre iyiye doğru gitmeye yüz tutmuşsa, hemen zihinlerde bin türlü şüphe ve kargaşa oluşmaktadır. Bu güzel havaların aldatıcı olduğu, tüm bu iyi görüntülerin ardında mutlaka bir “bit yeniği” bulunduğu, karanlık güçlerin yine bir takım “numaralar çevirdiği” ve durumun er veya geç ama mutlaka daha kötüye döneceği ileri sürülmektedir.
Bu hastalıklı hal, ne yazık kronikleşmiş ve “kadercilik”, toplumsal bir karakter olma özelliği kazanmıştır.

“BEN BAŞARAMADIM, BAŞKALARI DA BAŞARAMAZ-BAŞARAMASIN-“
            Son iki asırlık tarihimize bakıldığınızda iktidarı elinde tutanlarla iktidardan mahrum kalmış muhaliflerin ülke yönetiminde “devamlılık” arz emesi gerekli devlet politikalarında fikir ve iş birliği ettiklerine, hatta “susmak” şeklinde dahi olsun muhaliflerin muhalefetlerine bir süre ara verdiklerine pek rastlanmaz. Bir bakıma ıslahat hareketlerimizin de tarihi olma özelliği bulunan bu asırların tüm yenilik teşebbüsleri, her tür bedeli, rizikosu, tehlikesi ile birlikte iktidarların sırtında kalmıştır. Ayağı sürçmesi mukadder iktidarı bir tekme ile devirip yerine geçme arzusu, muhalefetin reformlara tam cepheden karşı olma şeklinde bir konumlanmaya itmiştir.
            Türkiye’de değişmez siyaset kuralı şudur: İktidar, muhalefete düştüğünde kendi iktidarı devrinde başlattığı her ne var ise onları bile “ihanet” gibi kelimelerle tanımlamaya başlar.  Muhalefet demek, iktidarın her işini “ihanet”le suçlamak demektir.
            “İhanet”, “irtica” gibi suçlamalar, gerçekle alakasız ve içi boş birer iktidar mücadelesi silahı olarak kullanılmıştır.             
            Tanzimat’ın kurucusu Büyük Reşit Paşa, Tanzimat Fermanı ile yapılan değişikliklerin biraz daha tafsilatlandırılmış devamından başka bir şey olmayan 1856 Islahat Fermanı işin aynen şunları söylemiştir:
            “Bu Ferman, “HAİNLER” tarafından Avrupa’ya verilmiş memleketi tahrip vasıtasıdır.” Reşit Paşa’nın “hainler”i, bizzat yetiştirdiği öğrencileri Âli ve Fuat Paşalardı. Ne dehşet verici bir durum; insanın kendi çocuğuna “piç” demesinden bir farkı yok. Oysa ne Tanzimat, ne de Islahat Fermanlarının ihanetle ve bunlara imza atanların “hainlik”le bir ilgisi vardı. Sorun, iktidarda olmak veya olmamaktı.
            Türkiye’nin giriştiği tüm Islahat teşebbüslerinin aynı zamanda Avrupa’nın da Türkiye’den istediği şeyler olması, “ihanet” gibi ucuz bir suçlamayı kolayca kullanılır kılmaktadır. “İrtica” da aynı türden ucuz bir suçlamadır. Bu iki suçlamadan biri ile dışarıya, diğeri ile de içeriye mesaj verilir. Bizde usul böyledir. Sistem çoğunlukla şöyle çalışır: İktidarın payı “ihanet”tir ,  muhalefete ise “irtica” kalır.

AVRUPA MÜDAHİL OLMAZA BAŞARAMAYIZ
            Tanzimat’tan bugüne gelesiye kadar bütün ıslahat teşebbüsleri, Avrupa devletlerinden en az birinin desteği, yardımı, tavsiyeleri, bazen da talimatları doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.
            Bu müdahaleler, Türkiye’de yenilik peşindeki siyasetçi ve aydınların azımsanmayacak bir kısmında bir “vesayet” psikolojisi doğurmuştur. 


                            
(*) Hissi pürüzler, engeller. Tıbbi anlamıyla, “sürekli hastalığa neden olan tıbbi problemler”

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa