21 Ağustos 2018 Salı

ULUSÇU İDEOLOJİ; ULUSUN MODERN DİNİ

                                                              
               Mehmet Akif AK

                               “İzmler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.”

                                                                           Cemil MERİÇ

 
            İdeolojiler Çağı Bitti mi?       
         Adı, çeşidi, geliştiği ülke neresi olursa olsun her “ideoloji”nin asıl vatanı Avrupa’dır. İhtiyacı olan her şeyi laboratuar ortamında üretebileceğine inanan çağdaş Avrupalı, insanlık için zehir saçan “ideoloji” virüslerini de yapay yollardan üretip dünyaya saçtı. 
         Geçen asrın son çeyreğinde pek çok fikir adamı, 19. yüzyılda başlayan “ideolojiler çağı”nın artık bittiğini düşünmüştü.  Oysa 21. yüzyılın ilk yılları, bu düşüncenin bir doğruya işaret etmediğini, olsa olsa bunun bir temenni ya da yanılsamadan ibaret olduğunu kanıtlayan yoğun olaylara sahne oldu.  
            Bizde “ideoloji” dendiğinde çoğunlukla sadece “komünizm” anlaşıldığı için “ideolojiler” konusundaki yanılsama ve bilgisizlik nerdeyse tüm toplumu içine aldı. Sonunda ülkeyi ve dünyayı ilgilendiren her meseleye temelinden değil, sadece ucundan-kıyısından dokunup geçme ahlakımız, “ideolojiler” meselesini de teğet geçmemize yol açtı. Avrupa menşeli yıkıcı, parçalayıcı, öldürücü “ideoloji” virüslerinin tüm bedenimizi kuşattığının hala farkında değiliz.
            Bu vahim tabloyu daha iyi anlayabilmek için serüvenin geçmişten gelen hikâyesini kısaca hatırlayalım.

ZİNCİRLEME KAZA
            Kaza, Avrupa’daki Protestan isyanıyla başladı. İsyanın sonunda Kuzey, büyük ölçüde Vatikan’ın denetiminden çıkmış oldu ve Avrupa bölündü. Katolik dünya, tarihin ve coğrafyanın icapları dolayısıyla Protestan olamazdı, ama Kuzey Avrupa’nın Protestan olduktan sonraki hızlı maddi yükselişinden de geri kalmamalıydı.
            Protestan dünya, kısa sürede kolonyalizmle dünyayı ele geçirme programını zirveye taşırken, artan ticaret hacmi ve “daha fazla kâr için daha çok satış ve üretim” denklemi, sanayi devrimini doğurdu. Katolisizmin, kolonyalizmi, ticari ve sınaî devrimi ruhsatlandırma tekeli Protestan dünya için bir anlam taşımıyordu artık. Yeni hâsıl olan bu rekabet eşitsizliği, Katolik ülkelerin başını çeken Fransa’yı ciddi bir açmazda bıraktı. Fransa, kapitalist-kolonyalist oluşumun dışında kalmamak adına değişik bir usul icat etmek durumundaydı; Protestan olunamayacağına göre, kolonyalist yayılmaya ortak olmada onun rekabet gücünü kıran Katolik Kilisesinin ve onun siyasi dayanaklarının birer engel olmaktan çıkartılması gerekirdi. Kilisenin ve ezeli müttefiki kralın ortak saltanatları 1789’dan başlayarak oluk oluk akan kan akıtılarak yıkıldı.
            Katolikliğin tümüyle yok edilmesi değildi bu, yalnızca konumunun ve görevinin değiştirilmesiydi. Katolik Kilise, başka boyutlarda gücünü korudu ve geliştirdi; ilerleyen tarihlerde kolonyalist güçlerle ittifak etmekte hiçbir mahzur görmedi. Kolonyalist Avrupa, Katolikliğin başlıca farizalarından olan  “öteki”ne saldırarak “kendini gerçekleştirme”vahşetini de aynen tevarüs ederek Vatikan’ın dünyayı kana bulama misyonunu eşi benzeri görülmemiş yeni örneklerle devam ettirdi.
            Protestan coğrafyadan başlayarak Katolik dünyada da artık dinin fonksiyonu ve alanları değişmişti. Din, kolonyalizmle ittifaka, mutlak bir kader birliğine girmişti. Buna karşılık toplumsal yapının geleneksel dinin kural ve kurumlarından tümüyle arındırılması politikası tavizsiz sürdürüldü. Kiliseler, varlıklarının devamı karşılığında dinlerini satmışlardı.
            Daha o tarihlerden başlayarak dinden dezenfekte edilmiş bütün mekanlara “el işi” beşeri dinler yerleştirildi; insan üretimi bu yeni dinlere kısaca “ideolojiler” ortak adı verildi. İdeoloji virüsü artık yer kürede hareket halindeki her şeyi etkisine alacaktı; bir zincirleme kazaydı bu.  Her yıkılış, bir başka yıkışa yol açıyordu; dünyada her şey hem toplumsal, hem de bireysel anlamda yeniden şekilleniyordu. Dünyanın düzeni toz buz olmuştu.

AVRUPA’NIN ÜRETTİĞİ TAHRİPKÂR İDEOLOJİLER
            Hemen tamamı Avrupa’da üremiş ideolojilerin ortak niteliği “yıkıcı”lıktı.  İdeolojiler “yıkmak” için doğmuşlardı; bu onların ana karakteri, var oluş nedenleriydi. İdeolojiler hiçbir şey inşa etmezlerdi; zaten böyle bir hedefe programlanmamışlardı. Son iki asırlık insanlık tarihi bu gerçeği gösterecek sayısız olayla doludur.
            İdeolojiler, tepeden tırnağa siyasi oluşumlardır. Onların felsefi, dini görüntüleri asla bu siyasi özünü değiştirmez. Siyasi hedefler, ideolojileri, güç biriktirmeye ve askeri örgütlenmeye mecbur kılar. Hiçbir ideoloji, güçten ve silahtan yoksun olarak varlığını sürdüremez. Oysa geleneksel dinler, güce ve silaha direnerek var olmuş ve yaşamışlardır. (Yahudilik, beşinci asra kadar Hıristiyanlık ve İslâm örneklerinde olduğu gibi)
            İdeolojilerde “birey olarak” insan yoktur. Hiçbir ideolojik literatürde doğrudan birey-insana hitap eden bir metin, bir mesaj bulamazsınız. İdeoloji nokta-i nazarında “birey”, örgütün, toplumun, cemaatin, devletin kazanına eriyip yok edilmek üzerde atılmış bir materyaldir. İdeolojide bireysel mutluluk ve tatmin olamaz. Bireysel suçu, cezayı ve mükâfatı bir arada esas alan dinlerin aksine ideolojilerde birey, sadece suç ve ceza söz konusu olduğunda ortaya çıkar. “İhanet”, ideolojik mekanizmaların ilk ve en önemli “suç”udur. Hatta eğer “ihanet” söz konusu değilse diğer bireysel suç ve günahlar herhangi bir önem ve anlam taşımaz, “ihanet” (?) dışında her şey mubahtır.
            İdeolojiler, demirden pençeli ve sınırsız yetkili merkezi örgütler, politbürolar ve infazcı cellâtları olmadan ayakta kalamazlar. İdeolojilerin hüküm sürdüğü ortamlarda bireysel haklar olmadığından, yasaların, mahkemelerin de herhangi bir işlevi bulunamaz. Bu adlarla var olan tüm kurumlar ve yazılı metinler ise birer gösteriden ve görüntüden ibarettir.
            Aşağıdaki liste kimseyi şaşırtmamalı. Bu listede yer alan tüm ideolojiler Batı’da doğdu. Bu ideolojiler dünyada nelere yol açtı, kimlere neler kazandırdı, kaybettirdi, bunun bir hesabı elbette var, ama bu bayağı bir araştırma ister. Yine de şunları söyleyebiliriz: İnsanlar, var olduklarından beri bir birlerinin kanlarını dökmek için sebep ve bahane bulmakta hiç zorlanmamışlardır. Ama hiçbir devirde insanlık, ideolojiler çağında olduğu kadar sayısız ve kullanımı kolay öldürme gerekçesini topluca bir arada göremedi. Bir yerde “ideoloji” varsa, cinayet için bir yığın gerekçe de zaten hazırdır. Aşağıdaki listeyi rast gele oluşturduk, bu bakımdan unutulmuş olan bazı ideolojiler listede yer almamış olabilir. İşte Avrupa’nın 19. yüzyıldan bugüne üretip piyasaya sürdüğü kan, ateş, ölüm, kaos, düşmanlık, fesat, hastalık kaynağı ideolojiler:
-          Siyonizm,
-          Marksizm,
-          Sosyalizm,
-          Nasyonal Sosyalizm ve Faşizm (Bizde milliyetçilik olarak adlandırılır)
-          Etnik (Mikro) Milliyetçilik (Bizim coğrafyamızda Kürtçülük, Türkçülük, Arapçılık, Çerkezcilik, Lazcılık, biraz daha gerilerden gelen Sırpçılık, Yunancılık, Arnavutçuluk, Bulgarcılık v.s.)
-          Darwinizm,
-          Pozitivizm,
-          Freudizm,
-          Liberalizm,
-          Hümanizm,
-          Kapitalizm,
-          Laisizm,
-          İslâmcılık,
-          Katolisizm. (Protestan dünya ideoloji üretmede oldukça bereketli bir toprak olmuş, buna karşılık Katoliklik saf ideolojinin ilk ve en büyük örneği olarak varlığını hep korumuş, diğer bütün ideolojilere de modellik etmiştir.)
            Bu listeyi, özellikle günümüze ve geçmişe ait kan ve ateş dolu acı olayları çağrıştırması açısından da verdik.
            İdeolojilerin siyasi, dini, sınıfsal, ırksal v.b. farklı tasniflere tabi tutulması tabii ki mümkündür, ama onları tek liste altında toplayacak biricik kavram “siyaset”tir.
            İdeolojilerin büyük çoğunluğu, değişik tonlarda Batı düşmanı sloganlar, naralar atarak beşeri duyguları galeyana getirir, aklını-mantığını zayi ettikleri insan yığınlarını kolaylıkla kanlı kavga meydanlarında toplarlar. Paradoks şuradadır. Tümüyle Batı mamulü herzelerle nasıl Batı düşmanlığı yapılabilmektedir? Acaba gerçekten Batıya karşı durulmakta mıdır? Yoksa tüm bunlar, Batı’ya unvan koruma imkânı vermek için düzenlenen “şikeli maçlar” mıdır? Bu soruların ilk muhatapları, ideolojilerin elleri kanlı rahip ve müminleridir; biz burada söyleyecek bir şey bulamıyoruz. Ama hiç şüphesiz hizmetkârlığın ve köleliğin en aşağı seviyesi, karşı çıkma adına karşı çıkılana kulluğu ve bağımlılığı pekiştirmek ve onun efendiliğini sürdürmesine yardımcı olmaktır.

YUTMAK PARÇALAMAYLA,
PARÇALAMAKSA İDEOLOJİLERLE MÜMKÜN
            Sınıfsal ayrılıkların çok keskin olduğu zamanlarda sınıflara dayalı ideolojiler hayli zaman hükümran kalabildi. Ancak bunların son kullanma tarihleri gelip, toplumlarda sınıfsal kamplaşmalar zayıflayınca bir saniye bile boşluk bırakılmadan “mikro milliyetçi” ideolojiler tedavüle çıkarıldı. Araçlar değişse de maksat hiç değişmemekteydi; dünya mümkün olduğunca çok sayıda ve birbiriyle boğuşan parçacıklara ayrılmalıydı. Yutma sırasında boğaza takılacak irilikteki her parça, mutlaka kolay yutulacak lokmalara ayrılmalıydı. Cetvellerle harita üzerinden çizilmiş ülke sınırları, daha çok mayın, daha ağır vize şartları, seyahat engellemeleri, göçmen izolasyonları ve pek çok başka tedbir, insanlar arası tanışmayı ve yakınlaşmayı önleyecek düzenlemeler olarak uygulandı.
            İdeolojilerin ilk kurbanları, imparatorluklardı; kendine has yapısıyla Britanya İmparatorluğu hariç, diğerleri lime lime edildi. İmparatorluğun temelini ve iskeletini oluşturan ne varsa çöpe atıldı, dünya çapında yeni oluşumlara imkân ve fırsat verecek hiçbir kültürel değer ve sebep kalmamalıydı. Ama bu kâfi gelmeyebilirdi; imparatorluklardan çıkarılmış yeni ulus devletlerin arasına düşmanlık tohumları ekildi. Her ulus devlet, komşularının tamamıyla mutlaka kavgalı olmalıydı, asla bölgesel paktlar, ittifaklar oluşturulmamalıydı. 1930’lardan başlayarak Türkiye ve Almanya’yı örnek olarak hatırlamamız yeter; Pakistan’ın kuruluşu ile birlikte Hindistan imparatorluğunun da parçalanması ve Pakistan ile Hindistan arasında icat edilen aşılmaz bariyer Keşmir çıbanını da unutmamalıyız. (Türkiye’nin AB projesi ile buna karşı amansız bir savaş başlatmış olan “ulusalcı” akımın bu çerçeve içinde nereye oturduğunu anlamak hiç de zor olmasa gerek. Çelişki ise bu boğuşmada bir kesimin en vurucu silahı olarak kullanılan “hıyanet”in tam da silahı kullanana ne kadar uyduğu ve üstüne nasıl da oturduğunun ap açık şekilde meydanda olmasıdır. Ulusalcı akım, komşularımızın en az birisiyle yeniden savaş haline girilmesini, içerde ise etnik ayrışmanın doruğa tırmanmasını temin için her yolu deniyor. Kürt ulusalcılar başta olmak üzere ülkenin tüm ulusalcıları iş birliği içinde PKK bağlantılı her tür ayrımcılığı diri tutarlarken, her fırsattan parçalanma ve bölme mihraklarına nema çıkarıyorlar. Alt-Üst kimlik tartışmalarının getirildiği noktayı hatırlayalım. Türkiye’nin birliğini temsil makamı olması gereken Cumhurbaşkanlığı makamının bile meselenin ciddiyetinin farkında olmadığını gösterir demeçlere imza atması, vahimdir, hayli düşündürücüdür.)   
            İdeolojiler, akla hayale gelmez her fırsatı ve aracı, ülkelerle insanların bir birlerini rakip, hasım ve ezeli düşman görmeleri yolunda kullanmaktan asla imtina etmiyor. İdeolojiler, insanlar arası düşmanlığın rasyonelleştirilmesinin, meşrulaştırılıp içselleştirilmesinin biricik araçları durumda. Meşrulaştırma ve içselleştirmeyi kolaylaştırmak üzere gerçek gerekçelere dayalı mantıklı yalanlarla cilalanmış tezler, müdafaaname ve hücum sloganları gerekiyor ve bunların bulunması hiç de zor olmuyor. İdeolojiler, ortaya çıkarken toplumsal ihtiyaçlardan ve insan tabiatında mevcut bazı özelliklerden yararlansalar da bunlar, ideolojilerin tabiat dışı üretimler oldukları gerçeğini değiştirmez.
            Her ideoloji kanıyla gıdalandığı birden fazla başka ideolojiye ihtiyaç duyar, ömrünü tamamlayanların yerlerine kolayca yenileri konulur.   
            Sınıfsal ideolojiler, ardından ağır harabeler bırakıp kolayca tarihe intikal ettiler ama insanlığın milliyetçi ideolojilerle imtihanı hiç bitecek gibi görünmüyor. 

BİR MODERN DİN OLAN “ULUSALCILIK”
BİRLEŞTİRMEZ, DÜŞMAN YAPAR
            Soruyu şöyle sorabiliriz: Bugünkü anlamıyla “ulus”, insanlık tarihinin belirli bir döneminde tabii olarak ortaya çıkmış bir oluşum mudur, yoksa insan eliyle üretilmiş modern bir aygıt mı? Eğer ikinci seçenek doğru ise -ki biz bu kanaatteyiz-  ulusçuların aslında hiç de “gerçek ulusçu” olmadıkları anlaşılır; yaptıklarının kendilerine değil uluslar arası büyük güçlere yarar sağlaması açısından bu böyledir. Yunanistan, Irak, Ürdün, Suriye gibi diğer sayısız irili ufaklı devlet, eğer “el işi” yapılar ise -ki buna bugün hiç kimse itiraz etmiyor- bunların ideolojileri varlıklarını meşrulaştırma adına sahip oldukları ideolojiler de “el işi” sistemlerdir ve dahası geleneksel dinlerin yerlerine ikame edilmiş modern dinlerdir. Modern Din olmaları şundandır:
            Ulusal yapılarda “geleneksel din”, ancak bir alt kimlik unsuru olarak bırakılır. En üstte “ulusçu” ideolojik kimlik yer alır. “Geleneksel din”, bu modern ideolojik ulusalcı, beşeri dinin kalıplarına uydurulur; Arap İslam’ından, Türk İslam’ından, İran İslam’ından söz edilir, bu farklı İslamların vuruşmaları bilhassa arzulanır; Türkçe Ezan, Ana Dilde İbadet tartışmaları açılır, v.s. Bütün bunlar, hiçbir tereddüde yer vermeyecek şekilde açık ve kesin olarak aynı projenin uygulamalarıdır.
            Masa başlarında kâğıt üzerinde üretilmiş yeni “ulus devletler” için yeni “ulus”lar lazımdı ve bu yeni “ulus”ların kuruluş ana sözleşmeleri görevini ifa edecek yeni “ideolojiler”…
            Ulusçu ideoloji, “din”, “kavim” ve “dil” gibi tabii ve geleneksel unsurlardan parçalar alarak yeni bir formülle inşa ve imal ediliyordu. Buna göre mesela Kürtlük, Araplık ve Türklük, geleneksel anlamlarından tamamen ayrı bir muhtevaya bürünmekteydi. Aynı isimlerin kullanılması hayasızca bir yalandan ibaretti. Hiçbir kavim, bu ulusçu ideolojiler çağında olduğu kadar tamamen yok olmanın eşiğine gelmemiştir. Çünkü ulusçu ideolojiler planında bazı kavimlerin tamamen yok edilmesi de yer alır. Kürtlük adına Kürtlük, Türklük adına da Türklük yok edilebilir mesela.  
            Şimdi bize düşen acı da verse, önce aynada kendimize, sonra da etrafımıza bakmak, sözüm ona ilim ve fikir adına inanıp savunduklarımızı, siyaset adına yaptıklarımızı yeni baştan gözden geçirmektir.

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa