ULUSALACI YAPILANMALARDA “DÜŞMAN” İMALATI
Mehmet Akif AK
Avrupa Emperyalizmi, 19 uncu asırda maddi dünyayı mutlak hükümranlığı altına alabileceği vehmine kapıldı; hem coğrafyaya, hem hayatının bütün alanlarıyla birlikte topluma, hem de geleceğe hükmedeceğini hesap etti. Dünyanın önemli coğrafyalarını kendi menfaatleri doğrultusunda parçaladı; imparatorlukları dağıttı ve yeni siyasi yapılar kurdu. Tarihin seyrini, kendi ihtirasları uğruna zorlayan Batı, bunu dünya için “kader” saydı. Avrupalı olmayan dünyanın Batıya iman etmiş aydınları da Batı yayılmacılığını “kader” saydılar.
Dünyayı kendince planlanmış biçimlere, şablonlara sokacağına inanan, buna başkalarını da inandıran, üstelik emperyal yayılmasını “dünyayı kurtarma”, “uygarlık ışığını dünyaya yayma” gibi misyonlarla isimlendiren Avrupa’nın elinde, dünyanın alacağı yeni biçimlere ilişkin “paket programlar” bulunmaktaydı. Endüstriyel Avrupa’nın ticari-sınai konseptinde “seri üretim”, “konfeksiyon ve konserve usulü üretim” ne ise uluslar arası siyaset ve diplomasisinde “yeni devlet ve yeni ulus yaratma” da aynı şeydi. Aynı kalıptan nice devletler ve bunların ulusları imal edildi!
İngiltere, Fransa ve Rusya’nın başını çektiği devletler, Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun hangi parçalara ayrılacağını, ayrılan parçaların sınırlarının nerelerden geçeceğini, yeni parçaların siyasi rejimlerinin, hukuk sistemlerinin ne olacağını belirlemişlerdi. 1917 Devriminden sonra Rusya, kendi yolunu bu sistemden ayırdı. İngiltere ve Fransa, özellikle parçalanmış Osmanlı topraklarında ve civarında yeni ulus yapılar inşa edilmesi operasyonunu müştereken yürüttüler. Ellerindeki paket programlarda, yeni ülkelerin siyasi-hukuki rejimleri hakkında her türlü teferruat yer aldığı gibi, ameliyata aldıkları kavimlerin, milletlerin geleneksel yapılarını yok edecek “devrim programları” da mevcuttu. Ürettikleri yeni ulusların varlıklarını sürdürebilmeleri özellikle eğitim alanında yapılacak devrimlere bağlı olacaktı. Bu devrimler, hiç geciktirilmeden zorla gerçekleştirildi. Biri diğerinin aynısı olan bütün bu devrimlerin adına da “aydınlanma devrimleri” türünden ortak bir isim verilmişti.
Üretilen yeni devletler, tek tip kalıplarda biçimlendirilirken, yeni ulusalcı yapıların her an diri tutulması, “uyanık” durması da sağlanmalıydı. Bu “uyanıklık” somut iç ve dış tehditler ile oluşturulan korku iklimiyle mümkün kılınabilirdi. Canlı varlıkların tümünün ortak özelliğidir; korkutuldukça saldırganlaşmaları kaçınılmazdır. Yeni ulusların ezeli-ebedi düşmanları vardı ve her ulus, bu düşmanlarına karşı ekmeğinden, sağlık ve eğitim harcamalarından ayırıp silah-teçhizat tedarik etmek, ordular beslemek zorundaydı. Yeni ulus, çoluk, çocuk, yaşlı, kadın, erkek ayırmaksızın “asker-ulus” haline gelecek, askerlik, ölmeye ve öldürmeye her an hazır bulunmak, ulusun en önemli niteliği olacaktı. Bugün tüm bu özelliklerin üzerinde yaşadığı son ülke İsrail’dir. Pek çok ulus, hipnozdan kurtularak sağlığına kavuşmaya başlamıştır. Özetleyecek olursak;
Yeni üretim ulusların, dünyanın efendilerince çizilmiş mayın döşeli sınırlar içinde yaşamaları, böylece emperyal güçler için tehlike oluşturmaktan çıkarılmaları için, başka tür iç ve dış düşmanlara yönlendirilmeleri gerekliydi. Üstelik söz konusu “dış düşmanlar”ın, en yakın komşulardan olması ilk şarttı. Türkiye-Suriye arasındaki Hatay meselesi gibi kapanmasına izin verilmemiş pek çok hançer yarası… Yeni uluslar, bir birleriyle boğazlaşırken, binlerce kilometre uzaktan gelip, bölgenin yer altı yerüstü bütün zenginliklerini soyup soğana çeviren emperyal efendilerin yaptıkları kimsenin hatırına bile gelmiyordu. Üstelik emperyal güçler, talan ettikleri ülkelere “yardım programları” adı altında sadakalar veriyorlar, onları her sene dilenci konumuna sokup aşağılıyor, sonra onlara silah ve teçhizat satarak bu sadakaları geri alıyorlardı (Mısır, Yunanistan ve Türkiye’ye yıllık ABD yardım fonları gibi). Kafkasya, Balkanlar ve Orta Doğuda herkes herkese düşman yapıldı. Bu ülkelerden düşmanlığı terk etmek isteyenlere ağır bedeller ödetildi. İhtilaller, darbeler, iktisadi çöküşler, açlık, işsizlik bu ülkelerin kaderiydi. Bu ülkeler, bütün enerjilerini kodlandıkları “dış düşman”ları için harcıyorlar; gerçek dış düşmanlarına ise himayekâr efendileri olarak tapınıyorlardı.
İç Düşman, yeni ulusların bir diğer kurucu temel yasası yapılmıştı. İç düşman, ülkenin emperyal sistem tarafından belirlenmiş derin statükosunun, gizli yapılanmasının ayakta kalması ve kontrol altında tutulabilmesi için en önemli şarttı. Ülkedeki statükodan kurtuluş ve her tür bağımsızlık talebi, narkozdan uyanma emaresi, ancak “iç düşman” konsepti aracılığıyla yok edilebilirdi. Geri kalmış ülkeler ligi diye isimlendirilen bir ligde hor ve hakir görülen bu ülkelerin emperyal sistem tarafından akredite edilmiş aydınları, bilim adamları hiç sorgulamadan bu “iç düşman” konseptine iman eder; konjonktürel olarak nerede saf tutmaları gerekiyorsa oradaki yerlerini alırlar. Üniversiteler, iç düşmana karşı harekete geçer, medya darbe çığırtkanlığı yapar. Böylece dış destekli oligarşi varlığını korur. Her ülkede paket programlar ufak tefek farklarla aynen hayata geçirilir. Türkiye’nin bütün güvenlik birimlerinin “iç düşman” konsepti daha düne kadar şöyle ezberletilirdi: 1-İrticai Akımlar, 2- Komünist Akımlar. 3. Bölücü Akımlar. 1991’de Sovyetler çökünce, komünist akımlar, hikmet-i Hüda (!) aniden buharlaştı. Oysa o nasıl “büyük” bir tehlikeydi ki, Türkiye siyasi siteminin değişimine neden olan iki ihtilalin gerekçesi kılınmıştı (1971-1980). Bu hikâye 1924’lerde başlamıştı. Şeyh Sait İsyanı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve oluşturulan kaos ortamı bahanesiyle Türkiye’nin sokulduğu olağanüstü yönetim biçimi, Takrir-i Sükûn Kanunu ve uygulamaları… Ardından İzmir Suikastı (1926). Serbest Fırka denemesi ve Menemen Hadisesi (1930). Türkiye 1925’ten başlayarak 1946 yılına kadar şiddet, baskı, yıldırma, takip, taciz ve kimi zaman faili malum-meçhul cinayet teşebbüsleriyle dolu bir “iç düşman” bastırma süreci yaşadı. Her ne hikmetse, güvenlik birimlerinin “iç düşman” konseptinde, yabancı ülkelerle doğrudan doğruya bağlantılı masonik örgütlenmeler, gizli derin yapılanmalar, bir cümleyle bile yer almıyordu. Gerçek anlamda vatana ihanet edenlerin “iç düşman” konseptinde esamesi bile okunmazken, sınırdan çıktığında kaybolacak kadar dünyadan bihaber vatan evlatları, vatan haini, satılmış diye idam sehpalarında sallandırılıyorlardı. Bu ülkenin ümit vaat eden genç nesilleri arasından “iç düşman” sayılmayacak bir tek kişi bile gösterilemezdi. Her Anadolu çocuğu bir şekilde “iç düşman”dı; o bunu bilirdi ve ömrünü de bu korkuyla geçirirdi. Birilerinin ülkemizde saltanat kurmuş derin yapısı “iç düşman” konseptiyle çocuklarımızı korkak, ürkek, özgüvensiz, boyun eğmeye müsait ve günlük çıkarlarına düşkün nesiller haline getirdi.
Ulusalcı yapılanmaların bir diğer temel yasası da hayali imparatorluklar ve büyük devletler sevdasının sarhoşluğuyla yaşatılmaktı. Bu minnacık zavallı ulusalcı yapılar, hayatlarını, enerjilerini emperyal güçler tarafından ayarlanmış “iç düşman-dış düşman” didişmeleri ve boğuşmalarıyla zayi ederken, büyük hayallerle sarhoş olmaktan da geri durmazlardı. Milli Bayramlar, en yakın komşu düşmandan “kurtuluş günleri”, sözüm ona bağımsızlık marşları… Komediye bakın. Osmanlı İmparatorluğundan kopartılan unsurların her birine beş on bin yıllık tarihler uydurulmuş ve bunlara yeni büyük imparatorluklar vaat edilmişti. Sırp Krallığı, Romen Krallığı, Bulgar Krallığı, Yunan Krallığı ve bunu izleyecek Bizans İmparatorluğu, Mısır Krallığı, Suriye Karalığı, Ürdün Krallığı, Irak Krallığı, Ermenistan Krallığı… Sonunda Yahudi Krallığı. Bunların hiç birinden tarihte ve günümüzde neredeyse bir zerrecik iz dahi yokken, zavallı yeni uluslar, büyük, emperyal devlet idealiyle yanıp tutuşur duruma sokulmuşlardı. Tabii ki tarihin gelmiş geçmiş en büyük Türk Devleti olan Osmanlı Devleti elinden alınmış bulunan Türklere de Avrupalılarca uydurulmuş efsaneler eşliğinde büyük Turan Devleti ideali ilham edilmişti. Yalnız ortada bir terslik vardı. Türklerin bin yıldır buralardaki diğer unsurlarla iç içe yaşadığı vatanları durumundaki topraklar, Anadolu, Suriye, Mısır, Balkanlar ve Kafkasya başkalarına taksim edilirken, Türklerin Büyük Turan Devleti ideali için uygun bulunan mekân, Orta Asya bozkırlarıydı. Yaklaşık bin yıllık bir tarih sürecinde oluşan ve dünyaya Osmanlı gibi muhteşem bir siyasi yapı ve medeniyet armağan eden Batı Türklüğü bütün birikimiyle gömülecek, yerine sadece adı Türk olan ama tarihten gelen milletle bütün bağlarını koparmış yeni bir Ulus inşa edilecekti.

0 Yorum:
Yorum Gönder
Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]
<< Ana Sayfa