21 Ağustos 2018 Salı

TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİNİN GEÇMİŞİ VE GELECEĞİ


                                                                   Mehmet Akif AK

“Avrupa bir İslâm Devletine, Osmanlı Devleti de bir Avrupa Devletine hâmiledir. Bir gün gelip doğuracaklardır.”
Bediüzzeman Said-i Nursî
      



HUSUMETİN KAYNAKLARI
            Türkiye-Avrupa ilişkilerinin “husumet” boyutunun arka planında neler vardır? Bu, bir kitap boyutunda cevapları bulunan bir sorudur. Fakat başlıklar halinde bir özet, yazımızın anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Bizim tespitlerimize göre husumetin kaynakları ana başlıklar halinde şunlardır:
            1. Batı’nın saldırısı: Tarih boyunca Avrupa kıtasından Asya’ya doğru istilalar olagelmiştir. Son beş asrı kapsayan kolonyalist ve Aydınlanma dönemlerinde de bu istila geleneği devam etmiştir. Hem sömürge döneminde ve hem de aydınlanma sonrası dönemde Avrupa’nın dünyayı istila hareketlerine ilginç gerekçeler bulunmuştur.
a.      Aydınlanmadan önceki sömürge döneminde “dünyanın dört bucağında ne aradığı” şeklindeki soruya cevap olarak Avrupa, İsa’nın sevgisini yeryüzüne taşıma idealinden söz etmekteydi. Bu süreçte sömürgeler İsa’yı, sömürgeciler hammadde deposu münbit topraklar elde ediyorlardı...
b.      Aydınlanma ile birlikte İsa sevgisini yayma misyonunun yerini “medeniyet ışığını dünyaya yayma misyonu” aldı. Dünyanın Batılı olmayan coğrafyalarına medeniyet götürülecek, buralarda bir kısmı insan bile olmayan iki ayaklılara insanlık öğretilecektir. Akıbet pek değişmiyordu; Avrupalılar dünyanın maddi zenginliklerini kıtaya aktarırken, Avrupalı olmayan ülkeler “çağdaş uygarlık”la tanışıyorlardı.
c.       Yine Aydınlanma ile birlikte başlayan yeni dönemde Avrupa’nın genlerine sinmiş olan “Katolik merkeziyetçiliği” ortadan kalkmak şöyle dursun şekil değiştirerek tüm yeni sistemlerin, ideolojilerin, fikir akımlarının, bilimin ruhu olmayı sürdürmüştür. Hegel, Marx, Weber gibi bir birlerine zıt görünen filozoflar bile bu ortak ruhu tecessüm ettirmişlerdir. İnsanlık tarihinin Batı uygarlığını doğuracak şekilde tek ve düz bir çizgide ilerlediğini savunmuşlardır. Batı, iyi, doğru ve güzellik adına ne varsa hepsini temsil etmekte, dünyanın kalan kısmına ise tüm kötülükler kalmaktadır.
Tüm bu “Katolik ben merkezci” megalomaninin dünyayı bir mezbahaya çevirmesinden başka bir sonuç çıkması beklenemezdi ve öyle de olmuştur.  Böylece Avrupa kendi kucağındaki tüm husumet tohumlarını dünyanın dört bir yanına saçmış, dünya bitmeyen savaşların meydanı haline gelmiştir.
            2. Marksist-Leninist ve III. Dünyacı Anti emperyalizm: Sovyet Devriminden sonra komünizm ile başat bir anlayış daha hayata geçmiştir; anti emperyalizm. Sovyet bloku, kendi varlığını konumlandırırken komünist uygulamalar kadar emperyalizmle mücadeleyi de öne çıkarmış bu çerçevedeki iddialarını evrensel düzeyde ve ciddi tezler olarak ortaya koymuştur. İlk büyük sonuç Kıta Çin’inde alınmış ve Çin’de bugüne kadar süren statüko kurulmuştur.  Marksist-Leninist-Maocu antiemperyalizm, dünyanın dört bir yanında Batı karşıtı fikir akımlarının, siyasi hareketlerin kaynağı ve şemsiyesi olmuştur. Sovyet-Çin bloku dışında kalan Batı dışı ülkelerden bazıları da (Yugoslavya, Hindistan v.d.) anti emperyalizmlerini III. Dünyacılık adı altında sürdürmüşlerdir. Paradoksal olarak Avrupa’ya ait marksist ideoloji, Avrupa dışı dünyada Batı emperyalizmine karşı duruş sergilemenin bir aracı olmuştur. 
            3. İslâm dünyası, çok uzun bir zaman süresince ve  özellikle 19. ve 20. asırlarda Batı istilasının başlıca hedefi olmuştur. Bu amansız saldırılar İslâm dünyasında derin travmalara yol açarken gizli ya da açık bir Batı düşmanlığını doğurmuş ve beslemiştir. Bu durum İslâm-küfür zıtlığının üzerine oturtulduğunda anılan zıtlık Batı-İslâm düşmanlığına kolayca dönüşüp kendine özgü yeni sonuçlar üretebilmiştir.
            Batı ve Batının “ötekiler”i arasında sürüp gelen husumetin kaynaklarına bu kısa bakıştan sonra Türkiye-Avrupa ilişkilerinin tarihine geçebiliriz.

BİR TARİH GEZİNTİSİ
            AB olayı, tarih sahnesine İkinci Büyük Savaş’tan sonra birden bire çıkmış bir fikir olmadığı gibi, Türkiye AB münasebetleri de 60 sonrasının bazı anlaşmaları ile başlamaz. Zaten sosyal, siyasal ve tarihi oluşumların hiç birinin, birden çok tarihi, siyasi, coğrafi damarın etkisi olmadan ortaya çıkmadığı hususu bir mütearifedir. Ne var ki herkesçe kabul edilmekte bir tereddüt gösterilmeyen bu mütearife, tembellik, kolaycılık, ya da günlük hesaplar saikiyle yaşanan olaylara uygulanmaz. Biz burada mümkün olabildiğince rasyonel ölçülerle Türkiye-AB ilişkilerinin tarihi, toplumsal, coğrafi dayanakları üzerinde duracağız. Böyle bir bakış açısı edinmeden Türkiye-AB ilişkilerini değerlendirmeye, bu alanda adımlar atmağa kalkışmak, bir dizi yanlışa yol açar ki, Türkiye’de ve bazı Avrupalılar nezdinde söylenip yazılanlar, çoğunlukla bu kabilden yanlış, eksik ve yanıltıcı şeyler olmaktadır.
a.      İslâm’ın ve Müslüman -Türk Medeniyetinin Kapsayıcı, Kuşatıcı Özellikleri
İslâm, Arabistan yarımadasında 6. miladi asırda yep yeni bir din olarak doğmadı. Bizzat Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in ifadelerine dayanarak şunlar söylenebilir:
İslâm, Hz. Adem’den itibaren tarihçe tespit edilmiş olan ya da edilemeyen bütün Tek Tanrılı ve vahye dayalı dinlerin en son halidir. Bu “son” olma özelliği ya da iddiası, en az iki önemli sonuç doğurabilirdi:
Ya “son din” olan bu Din, kendinden önceki diğer bütün dinleri silip yok edecek bir savaş başlatırdı. Ya da bu “son olma” karakteri ve iddiası, İslâm’ın yeryüzündeki bütün doğruları tevarüs edeceğini, içine alabileceğini savunması ve bunu fiilen göstermesi gerekirdi. Şayet bu farklı din ve kültürler, bir şekilde kendilerini dışarıda tutmak isterlerse İslâm, yer yüzündeki tüm doğrularla akrabalığını, dostluğunu ilan etmiş olduğundan yan yana ve birlikte yaşamak üzere bunları şemsiyesi altına almalıydı. İslâm’ın doğuşu, oluşumu ve tarihi seyri ikinci çerçevede gerçekleşmiştir. Bir başka ifadeyle İslâm, kendi dışındaki dünyayla savaşarak, başkalarını yok ederek kendini var kılma yolunu seçmemiştir. Bugün kimse bu tarih gerçeğini inkar etmemektedir. Böyle bir tarihi tecrübenin ortaya çıkmasında İslâm Vahyinin dünyaya savaş ilanı yöntemini kesin olarak yasaklayan talimatlar içermekte olması kadar, Müslümanların bu talimatlara sadakatle uymaları da etkili olmuştur. İslâm’ın savaşarak büyüdüğü şeklindeki iddialar ise, daha ilk günden itibaren İslâm’a dini sebeplerden çok, tarihi, sosyal ve kavmi gerekçelerle düşman olanlar tarafından İslâm’a ve Müslümanlara yamanmaya çalışılan birer iftiradan ibaret kalmıştır. Buna göre şunları söyleyebiliriz:
İslâm, olağanüstü ölçüde geniş ve yüce anlamlar ihtiva eden “Hak” kavramı içine girebilecek hiçbir şeyi dışlamaz, itmez, ötekileştirmez; bütün doğruları içine alır, yanlışları tamir etmek üzere ayrı bir bağlamda sahiplenir. Bu nedenle İslâm’ın ve Müslümanların ezeli-ebedi düşmanı ve hasmı bulunmaz tabii olarak. Hz. Peygamber’in, amcası Hamza’nın katilini bir kez Müslüman olduktan sonra bağışlamamaya, İslam’a kabul etmemeye yetkisi var mıydı acaba? O, bir insan olarak tabii bir içgüdüsü ile amca katili Vahşi’yi içine sindiremese bile İlahi yasa, O’nun Müslüman olmadan önceki günahı ve suçu ne olursa olsun bağışlanmasını, Müslüman kabul edilmesini gerekli kılıyordu.  Bu bakımdan İslâm, doğduktan 50 yıl sonra Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kadim din, kültür, medeniyet ve siyasi yapılarını içine aldı; ya tashih ederek doğrudan kendi bünyesine kattı, ya da onlarla birlikte yaşamanın esaslarını belirleyerek bütün farlılıkların kendi evrenlerinde, kendi doğal sistemleriyle varlıklarını sürdürmesine imkan tanıdı.
İslâmın bu özellikleri, Arapların ve Türklerin bazı kavmi özellikleriyle de örtüştü ve bu milletler, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük siyasi ve sosyal yapılarını, medeniyetlerini kurdular. Bu özellikler şunlardı: Her iki toplum da İslâm’dan önce topluca bir dini benimsemiş değildi. Putperest, Hanif, Hıristiyan, Şaman, Budist v.b. idiler.  Her iki toplum da tarımı, hayvancılığı ve ticareti bilmekteydi ve yarı göçebe hayatı yaşamaktaydı. Göçü severlerdi, değişmez ve mutlak yurtlar, mekanlar edinmezlerdi. Bu göç tutkusu, eğer Müslüman olmasalardı her iki toplumu da talancı olmağa mecbur bırakırdı. Fakat Müslüman olduktan sonra bunlar, dizginlenemez göç, keşif ve seyahat tutkularını, ticaret yeteneklerini İslâm’ın emrine verdiler, onunla yönlendirdiler; Endülüs, Abbasi devletleri böyle kuruldu, Babürlüler böyle kuruldu, tartışmasız dünyanın gelmiş geçmiş en mükemmel sosyal-siyasi yapısı olan Selçuklu-Osmanlı sistemi böyle kuruldu.
Bu tarih bilgileri, Türkiye’nin AB ilişkilerinin alt yapısını ve köklerini anlamamıza sağlayacağı yarar açısından özetlendi. Şimdi birkaç adımla bu temellerden hareket ederek tarihin somut örneklerine dönelim.
b. Haç-Hilal Çelişkisi Türkiye-Avrupa İlişkilerini Açıklamaya Yetmez
Önce bir kavram analizi yapmamız gerekiyor. Batı kavramı, aydınlanma sonrası döneme aittir ve daha ziyade değerleri, medeniyeti, kültürü içine alır. Avrupa ise belirli bir coğrafya ve tarihi ifade eder. Türkiye ve kısmi olarak Rusya, Balkanlarla birlikte tüm Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika kıtaları, Batı olarakisimlendirilirken, Avrupa denildiğindesınırları hep tartışılmış olmakla birlikte belirli bir coğrafya ve ortak bir tarih kast edilmiş olur. Türkiye’nin ve Rusya’nın Avrupa’ya aidiyetinin tartışılması, Napolyon’un Fransızlığı’nın tartışılması gibi bir şeydir (Korsikalı olması itibariyle İtalyan mıydı, yoksa her şeyini borçlu olduğu Fransa’ya mı aitti meselesi); tartışmalar sürebilir ama bunlar sonucu değiştirmez; Napolyon, Fransız kalır. Bugün Kimse kalkıp da Türkiye’nin ve Rusya’nın Avrupa’nın müşterek tarihi içindeki derin ve çok ciddi anlamda belirleyici olmuş etkilerini inkara kalkmaz ama Avrupa’nın merkez devletleri, özellikle Türkiye’nin Avrupa’nın oluşmasında, kaderinin belirlenmesinde önemli roller almış olduğunu bir türlü itiraf etmezler. Avrupa, İslâm ile özellikle de Müslüman-Türklerle olan ortak tarihini neden göz ardı eder? Bunun sebeplerini anlamak için biraz daha geriye gitmek gerekir.
Şuradan başlayalım. Bir kere Haçlılık kavramı hem bütün Hıristiyanları içine almaz, hem de bütün Avrupalıları. Haçlı Seferleri¸ Romanın kuruluş dönemlerinden başlayan Latin dünyanın Doğuyu istila seferleri serisinin Katoliklik tarafından devralınmasıdır. Protestan mezhepler ortaya çıkana kadar bütün Avrupa’yı içine alan ortak bir haçlılık ruhu ve bedeninden söz edilebilirdi. Oysa şimdi Avrupa’nın Katolik, Ortodoks ve Protestan kesimlerinin ortak paydası  “haçlılık” değildir. Kaldı ki Ortodoks Hıristiyanlar hiçbir zaman haçlı kimliği almadılar. Kudüs, Katoliklerin eline geçtiğinde bölgede meskun Ortodoks Hıristiyanlar da Müslümanlar kadar mağdur oldular ve acı çektiler. Hatta Katoliklere haçlılara karşı savaşlarda Müslümanların yanında yer aldılar. Aksi olsaydı, Katolikler Ortadoğu ve Anadolu’ya bir daha çıkmayacak şekilde yerleşme imkanı elde eder ve Hıristiyanlığın kutsal mekanlarını asla terk etmezlerdi.
Yukarıdada işaret ettiğimiz üzere bu “haçlılık” olayı çok eski bir geçmişten geliyor. Avrupa’da doğan Romaİmparatorluğu, Doğu’yu istila edip kendine bağladı ama bunun bedelini de ağır ödedi; 395 yılında kesin olarak bölündü. Büyük Roma’nın gövdesinden siyasi anlamda kopan Doğu Roma, üstünde Batı’nın bütün izlerini taşıdı ama bununla birlikte Doğudan da önemli etkiler aldı. Batı Roma, Doğuyu kaybettikten sonra fazla iflah olmadı, içine kapandı, bitmeyen iç kargaşalara düştü, parçalandı ve sonunda 476 yılında yok oldu.
Bu tarihten sonraki yüz yıllar, Katolikliğin de yükseliş asırları oldu. Katoliklik, 10. asra gelindiğinde, Batı Roma’yı bütünüyle temsil etmeye başladı ve Latinlerin Doğu istilası geleneğini Katolik Kilisesi sürdürdü. Batı Roma, Katoliklik bünyesinde yeniden zuhur etti. Haçlılık ise Roma istilalarının yeni bayrağı haline geldi. “Haçlılık” kısacası budur; Batı ile Doğu’nunun, İslam ile Hıristiyanlığın ezeli düşmanlığı değildir. Bu, bir medeniyet ve din çatışması da olmayıp, “aynı tarihi ve coğrafyayı paylaşan” farklı güç merkezlerinin kendi aralarındaki geçmişten gelen hükümranlık ve taht kavgasıdır.
Ve İslâm güneşi, Roma topraklarının üzerine doğdu. İslâm’ın Roma’nın bağrında ortaya çıkışından sonra Doğu Roma kendi tarihi ve coğrafyasında filizlenip gelişen bu yeni gücün temsilcilerine, yani Müslümanlara fazla direnememiş ve tarihi süreçte bazen kendi rızasıyla yer yer de cebren kendi coğrafyasında doğmuş Müslümanlara hükümranlığını devretmiş ve en sonunda da tahtını teslim etmiştir.
Fatih’le birlikte Doğu Roma tümüyle Osmanlı’nın bünyesine girmiştir; pek çok kurumuyla, kilisesiyle ve hiçbir hakları ellerinden alınmamış vatandaşlarıyla.
Bütün bu gerçekler ışığında Papalık ve emrindeki devletler, ne kadar Doğu Avrupa, Balkanlar, Yunan yarımadası, Anadolu ve Arap Yarımadası üzerinde hak iddia etmişlerse bir o kadar da Osmanlı Devleti, devraldığı mirasın icabı olarak Avrupa üzerinde hak iddia etmiş ve bu iddiasını asırlar boyu savunmuş, hayata geçirmiştir.
Avrupa kıtasının önemli bir kısmını elinde tutan Osmanlı Devleti, bir yandan da sürekli olarak gözünü Viyana’ya, Roma’ya, Müslüman İspanyaya çevirmiştir. Amaç, ilk aşamada kadim Romanın bütün sınırlarına ulaşmaktı. Tüm bu zamanlarda hükmettiği ve ele geçirmeyi düşündüğü Avrupa topraklarını “miras” olarak gören Osmanlı, iç denizler haline getirdiği Akdeniz’i, Karadeniz’i, neredeyse Baltık Denizine varana kadar merkezi Avrupa’yı elinde tuttuğu uzun asılar boyunca buralarda gerçek bir “Avrupa devleti” olarak bulundu ve bu geniş coğrafyadaki insanlar da Osmanlı tebaası olarak yaşadılar. Böylece Osmanlı Devleti, onlarca ırkın, dinin ve mezhebin tarihte bir benzeri bulunmayan ortak devleti oldu. Hiç kimse bu uzun devirler boyunca Osmanlı’nın Avrupa Devletler sistemi içindeki yerini ve gücünü tartışmamıştır.
            O halde şöyle diyebiliriz:
            1. Dini bakımdan Hıristiyanlık en çok insan müdahalesine uğramış biçimleri, anlayışları ve mezhepleri ile de olsa son tahlilde İslâm ile ortak bir kaynaktan gelmiş ve Avrupa’yı koparılmaz bir şekilde Doğu’ya bağlamıştır. İslam ile Hıristiyanlık sadece kaynaklarının birliği açısından değil, Roma’da doğuşları itibariyle de aynı zamanda doğuştan itibaren bir yanlarıyla Avrupa dinleridir. Peygamber Aleyhisselamın İsa aleyhisselamla kardeşliği, Müslümanlar bakımından bu mirasa sahiplenmeyi kaçınılmaz kılıyordu. (Papalığın Peygamberimiz hakkındaki sistemli iftiralar dizisinin ve Müslümanların putperest ilan edilmesinin onlar  için ne denli gerekli olduğunu bu gerçekler ışığında daha iyi anlayabiliriz.)
            2. Fiili ve fiziki açıdan ise Güney’inden ve Batı’sından Sicilya ile Endülüs İslam Devletleri, Doğu’sundan Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri, Avrupa’ya kazınmakla silinmeyecek izler bırakmış, Avrupa’yı kelimenin gerçek anlamıyla yeniden kurmuşlardır.  Avrupa’yı İslam ve Müslümanların tarihini bilmeden anlamak ve tanımlamak mümkün değildir.
            3. Avrupa kıtasının merkezinde ve çevresindeki yer alan ve aynı coğrafyada var olmuş bir birine akraba devletlerin hakimiyet-taht kavgasından ibaret olan ve kökleri Doğu Roma-Batı Roma çekişmesine kadar inen Haç-Hilal kavgası kavramına hapsolunarak Türkiye-AB ilişkilerini anlamak imkansızdır.
            4. Doğu-Batı, Hilal-Haç gibi kavramlarla tarihi, coğrafyayı ve olayları açıklama çabası insanlık tarihine bakıldığında göreceli olarak yeni bir durumdur ve yetersizdir. Bazı politik olayları anlamamıza yarayabilir ama tarihin anlaşılmasında bir anahtar olarak kullanılamaz. Kaldı ki tarihin zıtlıkların çarpışmasıyla açıklanması Hegel ve Marx tarafından tarih felsefesine temel kılınmak istendi ise de bugün tarihin tek doğru bir çizgi üzerinde ilerlediği tezinin neredeyse hiçbir taraftarı kalmamıştır. Bu hastalıklı algılayışa göre evren ve dünya çatışma meydanıdır, insanlığın kaderini savaşlar, çatışmalar belirler. Ne var ki Aydınlanmadan önceki Katolik ayırımcılık, kilise zayıfladıktan sonra içerik değiştirerek seküler yapılar içinde Batı ve Ötekiler ayırımıyla sürdürüldü. Avrupa’nın tarihinde yaşanan bu derin anlam kayması ve kırılmanın Avrupa’nın “Ötekileri” tarafından da veri olarak algılanması ve itibar görmesi, insanoğlunun geleceğinin bu çerçeveye endekslenmesi çabaları, Dünyanın sonunu getirecektir.
Öte yandan Evrensellik iddiasında olan bir din olan İslâm’ın bu tip çatıştırıcı, kavga ettirici ayırımlara itibar etmekte olduğunun savunulması, Ona en yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Böyle bir dinin en üst düzeyde temsilcisi olduğunu iddia eden bir milletin de bu tip zıtlaştırıcı ayırımlardan sistem, siyaset ve strateji üretmeye çabalaması ise kendini inkar demektir, ya da böyle bir iddia ve tutum, ancak kendini, değerlerini ve tarihini inkarla mümkün kılınabilir. Hatırlayalım ki Türkler, İslam’dan intikalen kendilerine göre Batı’da kalan coğrafyaya hep Diyar-ı Rum dediler. Diyar-ı Rum nitelemesi müslümanlar hiçbir aşağılama, zıtlaşma ve düşmanlık hissi içermiyordu.
            Açıktır ki Dünyanın geleceği, bu ayrıştırıcı, çarpıştırıcı, “yer yüzünde fesat çıkarıcı” siyasetlerin terk edilip, yeryüzünü bir barış alanı olarak gören temel İslâmî anlayışın kabul edilmesi ve hayata geçirilmesiyle aydınlanabilir. Bunu ise dünyayı Batı ve Ötekiler olarak ayıranlardan bekleyemeyiz. Bu görev müslümanların özellikle de Türkiye’nin önünde beklemektedir.
            c. Osmanlı-Avrupa İlişkileri
            İslâm’ın Roma İmparatorluğu’nun bağrında filizlendiği ve bu imparatorluğun dini olan Hıristiyanlığın devamı olduğunu ifade etmesi ve Müslüman Arapların ve Türklerin de Roma’yı tevarüs ettikleri tarihi gerçeğinin ışığında biraz daha somuta inerek Osmanlı-Avrupa ilişkilerine şöyle bakabiliriz:
Osmanlı-Avrupa diplomatik ilişkileri aşağıdaki safhalara ayırarak ele alınabilir:
1. 22 Haziran 1533’te imzalanan İstanbul anlaşmasından başlayıp 11 Kasım 1606 günü imzalanan Zaitva-Torok anlaşmasına kadar devam eden dönem. Bu dönemde Avrupa devletler sistemi ve umumi hukukunda Türkiye mutlak hükümrandır, Avrupa kıtasının efendisidir. Hiç kimsenin Osmanlı Devleti’nin Avrupalılığını tartışmaya haddi yoktur. Bu dönemde Osmanlı padişahı, Avrupa’nın bütün krallarının ve prenslerinin de padişahı kabul edilmiştir. Avrupa’nın kralları hukuki statü bakımından ancak Osmanlı başbakanları ile aynı seviyede olabilmekte idiler.
Bu dönemde Avrupa devletlerini bağlayan bütün milletlerarası sözleşmelerin asıl nüshası Türkçe kaleme alınır ve bunlar İstanbul’da muhafaza edilirdi. Bütün Avrupa devletleri, Türkiye’ye haraç öderlerdi. Bu haracın maddi bir değeri ve anlamı vardı elbette, fakat sembolik anlamıyla ödenen haraç, bu ülke krallarının Türk padişahının tebaası olduğunu göstermekteydi. Bu tarihi gerçekten bir hamaset edebiyatı çıkarmağa gerek yok. Aynı zamanda Bizans kralı da olan Osmanlı Padişahı’na tabi olmak için Avrupa krallarının hele Mohaç gibi bir zaferden sonra sıraya girmelerinde şaşılacak bir taraf olmasa gerektir. Fatih’ten itibaren Osmanlı sultanlarının Büyük Roma’nın kralı olmayı hayal ettikleri bir gerçektir. 
2. 11 Kasım 1606’den 26 Ocak 1699’da imzalanan Karlofça Anlaşmasına kadar olan dönem. Bu dönemde Osmanlı Devleti, diğer Avrupa devletleri ile eşit statüde olmayı kabul etmiştir. Ama bu dönemde eşitlik öyle çok da fiilen varolmamış, Osmanlının üstünlüğü sürmüş, eşitlik, teşrifat kuralları ve yazışmalardaki hitap şekilleri ile sınırlı kalmıştır.
3. 26 Ocak 1699’tan 30 Mart 1856 Paris Sulh Konferansına kadar olan dönemde bu eşitlik statüsü son bulmuş Türkiye, Avrupa devletleri tarafından kapitülasyonlar aracılığı ile haraca bağlanmıştır. Süreç tersine dönmüş, Türkiye’nin siyasi, iktisadi ve sosyal hayatı Avrupa devletlerinin müdahale alanı olmuştur.  Hep müdahale eden Osmanlı, bu kez müdahaleye maruz kalmış, açıkça ve zımnen bu müdahaleleri kabul etmiştir.
4. Nihayet 30 Mart 1856’da imzalanan Paris Sulh Konferansı ile yeni bir dönem başlamıştır. Bu konferansta İngiltere, Fransa, Rusya, Türkiye, Avusturya ve Sardunya (İtalya) devletleri bulunmuş, anlaşma bu devletler tarafından imzalanmıştır. Bu anlaşma Avrupa devletler hukuku bakımından büyük önem taşır.
Anlaşmanın 7. maddesine göre Türkiye’nin Avrupa umumi hukukundan istifade etmesi tasdik edilerek Avrupa devletler camiasına kabul edildiği ilan edilmiştir (benzeri bir kabul olayı, bu anlaşmadaki ifadeler kadar kesin ve açık olmamakla birlikte 1842’de Londra’da imzalanan Boğazlar Sözleşmesinde de yer almıştır). Sözleşmede imzası bulunan tüm devletler, Türkiye’nin mutlak ve tam bağımsızlığına riayet edeceklerini tek tek taahhüt etmişlerdir. Her bir devlet bu husus için ayrıca kefalet de vermişlerdir. Türkiye’nin tam bağımsızlığı, deniz ve kara hudutlarının değişmezliği için verilen bu taahhütname ve kefaletin ihlalinin, bütün taraf devletlerin her birinin hukukunun ihlali anlamına geleceği ifade edilmiştir. Öyle ki, Türkiye şayet kendi rızası ile başka devletlere toprak bıraksa bile diğer devletler bunu kabul etmeyeceklerdir. 
Bu anlaşmanın imzalandığı Paris Sulh Konferansının başladığı 22 Şubat 1856’dan bir hafta öne 18 Şubat 1856’da Islahat Fermanı ilan edildi. Zamanlama ilginçti. Bu ferman, Gülhane Hatt-ı Hümayununun (Tanzimat) hükümlerini teyit ve genişletme amacıyla yayınlanmıştı. Fakat Paris Sulh Konferansından bir hafta önce yayınlanması, Islahat Fermanını ilginçleştirmektedir. Fermanın içerdiği hükümleri dikkate aldığımızda zamanlamadaki ilginçliği daha kolay anlayacağız.
1856 Islahat Fermanı’nın bazı maddelerini mutlaka hatırlatmak zorundayız. Amacımız bir tarih bilgisini burada bir kere daha tekrar etmek değil, günümüzle gösterdiği ilginç benzerlikler nedeniyle bugün için bazı dersler çıkarılmasına imkan vermektir. Bu nedenle Ferman’ın genişçe bir özetini aşağıda veriyoruz.
Madde 2. Din ve mezhep farkı gözetmeksizin bütün tebaanın can, mal ve namus masuniyeti vardır.
Madde 3. Fatih devrinden beri gayr-ı müslim cemaatlere verilmiş imtiyazlar ve ruhani muafiyetler devam edecektir.
Madde 5-6. Türkiye’deki dini cemaatların reisleri kayd-ı hayat şartıyla seçileceklerdir. Ancak bu reisler, seçildikten sonra devlete sadakat yemini edecekler. Bu dini reislere hazineden maaş bağlanacaktır.
Madde 8. Dini cemaatlere ait mektep, hastahane, mezarlık gibi genel mekanların tamirleri engellenmeyecek, ancak yenilerinin yapılması izne tabi olacaktır.
Madde 10. Bütün mezhepler eşit şekilde dini serbestliklerden istifade edeceklerdir.
Madde 13. Hiç kimse din değiştirmeye mecbur edilemez.
Madde 14-15. Her din ve mezhepten vatandaşlar devlet memuru ve asker olabilecektir.
Madde 16. Azınlıklar, kendilerine okul açabilecektir.
Madde 17. Farklı din ve mezhepten olanların ticaret ve cinayet davalarını görecek yeni mahkemeler kurulacak ve yeni kanunlar çıkarılacaktır.
Madde 18. Gayrı müslimlerin miras davaları, kendi kiliseleri bünyesindeki ruhani meclisler tarafından görülecektir.
Madde 20. Türkiye’deki hapishaneler, insan haklarına uygun hale getirilecektir.
Madde 21. Her türlü bedensel ceza, eziyet ve işkence yasaklanacaktır. İşkenceyi önlemek, yapanları cezalandırmak üzere Ceza Kanununda düzenleme yapılacaktır.
Madde 25. Yabancılar Türkiye’de mülk edinebileceklerdir.
Madde 26. İltizam usulü kaldırılacak, vergileri bizzat devlet toplayacaktır.
Madde 28. Memur maaşları düzenli ve devamlı ödenecektir.
Madde 31. Yolsuzlukla mücadele ile ilgili kanunlar ciddiyetle uygulanacak, memurlar bu maksatla izlenecektir.
Madde 32. Paranın değeri korunacak (enflasyon önlenecek), mali sistemi düzene koymak için Avrupai bankalar kurulacaktır.
Madde 33. Tarım ve ticaretin geliştirilmesi amacıyla yeni yollar inşa edilecektir.
Madde 34. Batı Kültürüne önem verilecek, Avrupa’nın eğitim sistemi, ilimleri ve sermayesinden istifade edilecektir.
Yukarıdaki maddeleri ihtiva eden Islahat Fermanı, neden Paris Sulh Konferansından bir hafta önce ilan edilmiştir? Bu durumla Kopenhag zirvesinden önce AB uyum yasalarının alelacele çıkartılmış olması arasındaki şaşırtıcı benzerlik göz ardı edilemez. Islahat Fermanı’nın muhtevası ile AB uyum yasaları arasındaki benzerlik de daha az şaşırtıcı değildir.  
Reşit Paşa ve Ali Paşalar, Islahat Fermanını Paris Konferansından bir hafta önce ilan ettirmelerine gerekçe olarak, şayet böyle bir Fermanı Konferanstan sonra ilan edecek olurlarsa bundan milli duyguların rencide olacağını hesap edişlerini ve kamuoyunda “bunlar Batılı devletlerin baskısı ile Islahat yapıyorlar” kanaatini uyandırmak istemeyişlerini göstermişlerdir!
e. Ulus Devletler ve İmparatorluklar
Protestanlık ayrışmasından ve Katolik kilisesinin otoritesi zayıfladıktan sonra Avrupa’da ulus devletler ağır ağır ortaya çıkmağa başladı. Milli devletler ortaya çıkıp güçlendikçe ve ırkçılık öne çıktıkça İmparatorluklar büyük bir tehditle karşı karşıya olduklarını anladılar. Avrupa’nın üç büyük imparatorluğu, Avrupa’da  salgın halinde yayılmakta olan yeni akımlara karşı imparatorluklarının bütünlüğünü korumak amacıyla büyük bir telaş içinde reform hareketlerine giriştiler. Rusya, Avusturya ve Türkiye, eş zamanlı olarak ıslahat programları uyguladı.
Avusturya, 1740-1815 yılları arasında Kraliçe Maria Teresa ve oğulları vasıtasıyla bir dizi hukuki, idari, dini ve eğitime ait reformlar yaptı. 19. yüzyıl boyunca Avusturya’da reformlar devam etti. 18. yüzyılın başlarından itibaren Rusya’da büyük reformlar yapıldı. 1789 Fransız İhtilali, imparatorluklardaki çözülme ve bölünme korkusunu had safhaya çıkardı. III. Selim (1789’da tahta çıkmıştır) ile birlikte Türkiye’de de ciddi ıslahat hareketlerine girişildi. Islahat hareketleri, Tanzimat’la birlikte (1839) o güne kadarki en radikal boyutuna ulaştı. 1848 Fransız Devrimi, Avrupa’daki kaynamayı tırmandırdı. İmparatorlukların bünyelerindeki kargaşa da büyük boyutlara ulaştı. Türkiye 1856 Islahat Fermanı ile bu Avrupa çapındaki karışıklıklar arasında varlığını sürdürmeye ve Avrupa’daki imparatorlukları tehdit eden ulusçu, cumhuriyetçi ve demokrat akımların doğuracağı tehlikelerden kendini korumaya çalıştı.
Buraya şu kaydı düşmek lazım. Avrupa’daki bu değişim rüzgarlarının Avrupa ile hiçbir coğrafi yakınlığı bulunmayan Japon İmparatorluğu’nu da aynı yıllarda etkilemiş olması, İmparatorlukların kendilerini yenileme ve yeniden üretme fırsat ve imkanlarını zamanında ve yeterince kullanmadıklarını, reformların hiçbir dış tesir olmasa bile bu ülkeler için  kaçınılamaz birer zorunluluk olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir.   

TÜRKİYE-AVRUPA İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ
            a. Bir Durum Tespiti
            Artık şu özeti yapabiliriz:
            Türkiye, İngiltere’den daha çok Avrupalı bir ülkedir. Bu hem tarih, hem coğrafya, hem kültür-medeniyet, hem de din açısından böyledir. Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa’daki her oluşumun en büyük taraflarından biri olması kadar tabii bir şey olamaz. Avrupa’nın bazı mahfillerinin Türkiye’yi Asya bozkırlarına itmesi (Şark Meselesi), Ötekileştirmesi çabaları yeni değildir. Ama bu, ırmağın tersine akıtılmak istenmesinden farksız, boş bir çanadır. Çünkü Türkiye, Roma’nın en uzun yaşamış gerçek gövdesinin tek mirasçısı olarak Anadolu’da ve Avrupa’da bulunmaktadır. Avrupa Birliği’nin, Türkiye’nin eski eyaletlerini (Yunanistan ve sıradaki diğerleri) Avrupa bünyesine alırken, Türkiye’yi devre dışı bırakması tarihin, coğrafyanın ve uygarlığın dayatmalarla ile yeniden inşa edilmek istenmesi anlamına gelir ki bu başarılamaz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin başından itibaren AB oluşumunda yer alma çabası içinde olması ne bir tesadüf, ne bir sürpriz, ne de vatana-millete ihanettir. Aksi bir durum sürpriz olurdu. Türkiye’nin Anadolu’da varlığını sürdürmesi Avrupa’daki varlığını sürdürmesine kesin kes bağlıdır. Bu, Türkiye’nin Doğu’da varlığını ve etkisini sürdürmesi (Doğu ülkelerinin lehine olarak) için de bir mecburiyettir. Aksi bir durum, Şark Meselesinin nihai tahakkukuna yol açacak, Türkiye’nin yer almadığı bir AB, kıtada huzur yüzü görmeyecek ABD ve İngiltere Anadolu ve Ortadoğu’ya mutlak manada tek hakim olacaktır.
            Türkiye’nin Avrupa’daki oluşumların dışında ve karşısında yer alması, 1400 yıllık bir siyasetin ve iddianın inkarı anlamına gelir ki bunun hiçbir haklı gerekçesi bulunamaz. Böyle bir iddia, ancak dar düşünceli bazı Avrupalıların ve varlığını müslümanların yokluğuna ve en hafiften köle kalmalarına bağlamış bulunan ABD-İngiltere ekseninin tezi olabilir. Türkiye’nin, Avrupa’nın kaderini ve geleceğini tayin edecek oluşumlara en tabii hakkı olarak müdahil olmaması, Avrupa devletler sisteminin dışında kalması, Türk’lerin ve Müslümanların önce Avrupa’dan sonra da Anadolu’dan atılması ile sonuçlanacaktır.
            Akdeniz çevresi medeniyet ve milletleri, en az 2500 yıldır ortak bir tarihi birlikte yaşamaktadırlar. İslam, bu hayatın ve çevrenin ortasına doğdu. İslam, bu ortak tarih ve coğrafyanın bağrına doğmamış olsaydı, bir asır içinde o zamanın teknik şartlarıyla İspanya’ya ve Anadolu’ya kadar uzanan çok geniş bir kültür ve medeniyet havzasına bu kadar kolay yayılmazdı. İslam’ın bu çok süratli yayılmasının tarihçilerce bulunan pek çok nedenine asıl olarak “İslam’ın doğduğu topraklara bir yabancı olarak girmediği” gerçeğini de eklemek gerekir. Müslümanlar, Peygamber aleyhisselamdan başlayarak uzun zaman para olarak Bizans sikkesi kullanmışlardır. Hunların Avrupa’da, İranlıların ve Moğolların Anadolu ve Rumeli’nde neden kalıcı olamadıklarının açıklaması da bu olsa gerek.
    
            b. Resmi Görüşün Açmazları
            Tarihimizin bu gün için sayısız dersler çıkarabileceğimiz en önemli laboratuarı durumunda bulunan 19. yüzyıldan başlayarak kısaca “devlet” diye adlandıracağımız üst yönetimimiz, günümüze gelene kadar Avrupa ile ilişkilerimizde bıçak sırtında bir siyaset izlemiştir. Şöyle ki:
            1. Devletimiz, Aydınlanma ile birlikte ortaya çıkan ve yayılması önlenemeyen reformlar karşısında Avrupa devletlerinin doğrudan telkin ve baskılarıyla;
            a. Islahat hareketleri yapmıştır ki aslında kendisi de çok ciddi anlamda ıslahata muhtaç olduğunun hayli zamandır farkındadır. Uzun asırlar boyu Avrupa’nın iç işlerine her düzeyde müdahale etmiş bulunan Türkiye’nin, Avrupa’nın kendi iç işlerine müdahale etmesine de fırsat, hak ve imkan verdiği aşikârdır. Bütün mesele hangi tarafın hangi zamanda diğer tarafa müdahaleye güç yetirebildiğinde düğümlenmektedir. Tarihen tarafların neden bir birine neden müdahale ettikleri sorusu abestir.   
            b. Ancak Türkiye bu ıslahat hareketlerinin ta başından beri ülkenin birliğini ve bütünlüğünü bozacak sonuçlar doğuracağını da bildiğinden Avrupa devletlerinden ülkenin birlik ve bütünlüğünün zedelenmemesi için sürekli taahhüt ve kefaletler istemiştir.
            c. Bununla birlikte devlet, verilen pek çok taahhüt ve kefalete güven duymadığından, içerde Avrupa karşıtı ve bağımsızlıkçı hareketleri el altından kurmuş, organize etmiş ve desteklemiştir. Fakat bu “derin” siyasetin nedeni olarak sadece Avrupa’nın  verdiği teminatlara karşı duyulan güvensizlik gösterilemez. Üst yönetim, kendi oligarşik yapısını sürdürmek için de “iç düşman” konseptini kullana gelmiştir. Bir de bakmışızdır ki devletin geçerli Avrupa siyasetine itibar ederek Avrupai ıslahatlara taraftar olanlar, kendilerini hakim karşısında, yada medya köşelerinde hıyanetle yargılanıyor bulmuşlardır. Reşit Paşa’dan bugüne pek çok vatandaş kendini ihanet suçlamalarından kurtaramamıştır. “İç düşman” siyasetinin güncellenerek sürdürülmesinde ne derecede “oligarşik iktidarın korunması” düşüncesi ve ne kadar “dış güçler”in birlik-bütünlüğe yönelik operasyonlarını önleme amacı vardır bilinmez. 
            Tüm bu çelişkilere, açmazlara karşılık Devlet, Avrupa hedefinden vazgeçmemiştir; bir yandan kendi çocuklarını hainlikle suçlayarak yemeyi sürdürmüş, öte yandan rotasını Avrupa’dan çevirmemiştir.
            2. Çünkü “devlet”in algısına göre Avrupa’nın aydınlanma ile ortaya koyduğu şeyler, bir yanıyla İslam’a ve Müslümanlara Avrupa’da hayat hakkı tanımayan bir süreci başlatmış bulunsa da bu çağın tüm müspet kazanımları, tarihen sabittir ki İslam Medeniyetinden, Araplardan, Türklerden alınarak yeniden üretilmiştir ve esası itibariyle bize aittir. Dinen bakıldığında ise “hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır”
            3. Keza Osmanlı üst yönetimi, Avrupa’da uzun bir süredir revaçta olan ve imparatorlukları kaçınılmaz bir çözülme sürecine iten uluslaşma döneminde Devlet-i Aliyye’yi idame ettirmek, parçalanıp dağılmaktan kurtarmak ancak adım adım meşruti bir rejime geçerek ve bunu yaparken devletin inisiyatifini elden bırakmamakla mümkün olabilir, diye düşünmüştür.
            4. Aynı mecburiyetleri ve beraberinde getirdiği korkuları, endişeleri devralmış bulunan Türkiye Cumhuriyeti de Avrupa’daki hiçbir yeni oluşuma yabancı kalmayarak AB sürecindeki yerini almıştır. Ancak geçmişte ve günümüzde Türkiye’nin Avrupa siyasetini bazen haklı gerekçeler, bazen da devlet adamlarının yetersizliği nedeniyle korkular ve endişeler yönlendirmekte ve bunu bedelini de ağır bir şekilde bu ülkenin insanları ödemektedir.

SONUÇ
            Biz bu çalışmamızda Türkiye-AB ilişkilerini, AET’den başlayıp AB’ye gelen dar bir zaman dilimi içinde ele almak gibi bir hataya düşmemeye dikkat ederek, hadiseyi en az 2000 yıllık bir tarih aralığında ele almayı denedik. Konu hakkında söylenecek her şeyi ortaya koymadı isek de Türkiye-Avrupa ilişkilerinin araştırılmasında işe yarayacak bir çerçeve için ipuçları verdiğimizi söyleyebiliriz.
Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğinde, Türkiye’yi Avrupa’nın “Ötekisi” olarak kabul edip bir acımasız bir haksız rekabet ortamında küçülttükçe küçültmek seçeneği ile Avrupa’nın her oluşumuna taraf olarak müdahale edip “hak” ve “söz” sahibi bir ortak şeklinde davranarak Türkiye’nin tıkanmış Avrupa’ya yeni hayat pencereleri ve ufuklar açması seçenekleri yan yana durmaktadır.
            Her iki seçeneğin de Avrupa ve Türkiye’de taraftarları ve karşıtları vardır ve olacaktır. Birinci seçenek, tümüyle Avrupa aydınlanmasının sonucu olan “birilerini ötekileştirerek var olma” sürecinin bir mecburiyeti halinde zıtlaşmanın, sonu gelmez savaşların kışkırtıcısı ve davetçisi olacak, ikinci seçenek ise Avrupa’nın hiç de yabancısı olmadığı kadim Osmanlı Barışının yeniden kurulması ile sonuçlanacaktır.     


Bilgi ve Düşünce, Yıl: 01 Sayı: 3 Aralık 2002

Etiketler: , ,