Pınar Dergisi, Sayı 61, Ocak, 1977
TANPINAR’IN
KENDİ İÇİNDE BÖLÜNMÜŞ İNSANLARI (*)
Mehmet Âkif AK
Türk romanının bugüne
kadarki örneklerinin en başta gelen farikasıdır belki bu ikiye bölünmüşlük. Roman,
hayatı yansıttığına göre, tabiatıyla bütün bir Türk hayatının… Tanpınar’ın
yaşadığı çağın özellikle ilk dönemlerinde bu iki başlılığı toplumda bariz bir
biçimde göremezsek de bedenin baş kısmında şiddetle var olan bu zıtlık, bedenin
diğer uzuvlarına, yani Türk hayatının alt tabakalarına derin sızılar hâlinde
yansımıştır. Ne büyük talihsizliktir ki şimdi halk da bu ikiliği en kötü bir
biçimde yaşamağa başlamıştır. Tanpınar’ın çok güvendiği ve nihaî çözümü
gerçekleştirecek kudret olarak tarif ettiği halk bilgeliği, çok vahim bir ifsada
uğramıştır. İkiye, üçe, dörde, beşe bölünmüş halk, kendi bünyesinde yirmiye
bölünmüş halk ferdi… İradenin kırıntısı yoktur bu fertte. Her tür seviyenin çok
altında bir cehaletin temsilcisi olmuş Radyo/TV şebekesi ve haydut bülteni,
fahişe naşiri efkârı, fikir komisyoncusu olarak işleyen basının esiri olmuş
zavallı halk ferdi.
Halk seviyesinde çok
elim sonuçlar vermiş bu iki yönlülük, Tanpınar’ın tahminlerinin aksini ispat
ederken, bizleri korkusuzca girmemiz gerekli bir savaşa çağırır; ikilik, önce
kafa bölgesinde çözülmeli ve toplumumuzun gelişme ve büyüme yolundaki bu en
büyük engel ortadan kaldırılmalıdır.
Bunu nasıl yapacağız?
Ne Artisidi Efendinin
ecza dükkânının arka bölmesindeki modern metotları kullanan laboratuvar, ne de
eski yazmalardan formül istihraç ederek, define ararcasına sihirli bir formül
arayan Seyyit Lütfullah simyası (Saatleri Ayarlama Enstitüsü) bize nasıl
davranacağımızı gösteremiyor. Hayri İrdal (romanın bir nolu kahramanı), zaman
felsefesini tüccarvâri bir hırsın âleti olarak kullanmak isteyen Halit
Ayarcı’nın da ne yapmak istediğinin farkında değildir. Freud mezhebine Şii taassubuyla
iman etmiş Dr. Ramiz’in şuursuz, ezbere dayalı bilgileri ise Hayri İrdal için
büsbütün muammadır.
Mütereddit, saf ve
budala zavallı Hayri İrdal! Pasifizmin âbidesi. Olup bitenlerin ardından
sürüklenen yarı aydın, yarı halk bir kişiyi canlandırır bu adamcağız. Eli ve
gönlü açık eski eşrafın en son kalıntısı Abdüsselâm Efendi, serveti ile
birlikte aklını da yitirirken, Halit Ayarcı gibi hasis, kurnaz ve moda olduğu
için Avrupa’lı zenginler türer Vehbî Bilgi’nin ve irfanın enderlerinden
Muvakkit Nuri Efendi ve sapık dervişlikle simyacılığın temsili vazifesini
deruhte eden Seyyit Lütfullah yerine Dr. Ramiz ve Halit Ayarcı gibi modern
adamlar çıkmıştır meydana. Hayri İrdal ise bütün bu değişimlerin, aslına uygun
biçimde aşırılıklarla ifade edilen zıtlaşmaların orta yerinde, kuşkulu,
korkulu, saf ve acizdir. Simyacı ve defineci de olur, modern zaman teorisyeni
de. Ama kendi isteğiyle değil, sürüklenerek... Bu romanda Ahmet Hamdi Tanpınar,
kendini en çok Hayri İrdal’da temsil ettirmiştir denebilir.
Özetle ne yapacağını
bilemeyen Hayri İrdal, bize de ne yapacağımızı gösteremez. Ve bir yığın soru ile
birlikte biter Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Romanın başında sahip olduğumuz “Nasıl
Yapacağız” sorusu cevabını bulmamış bir biçimde bizde kalmaya, bizim olmaya
devam eder.
Sonra huzur aramak
üzere Mümtaz’ın peşine takılır ve huzursuz bir zeminde, sayısız fikir ve his
sancısıyla dolaşmağa başlarız. Fakat bu şehrin çıkış kapısında elimiz yüzümüz
kan içindedir. Huzuru bulamamışızdır. Kanlı yüzümüzde, hâlimize pek uygun
düşmeyen bir tebessüm izi vardır sadece. Huzur romanında kurtulanlar yalnızca ölülerdir.
Suad gibi, İhsan gibi. Yaşayanları ise daha nice huzursuzluklar beklemektedir,
savaşmalar, boğuşmalar, didişmeler...
Çok zengin bir
dünyadır bu roman. Ama o ölçüde derbeder ve dağınık. Bir mücevher şurada
çamurlar arasında, bir yakut az ötede çöp yığınları içinde, bir altın kolye
herhangi bir çalı çırpının cılız dallarında iğreti biçimde asılıdır. Ve Mümtaz
darmadağınıklığın çocuğudur. Ne sahibidir bu mücevherlerin ne büsbütün yabancısı.
Varlık içinde yokluk yaşayan bir züğürt gibidir. Kısacası Huzur’un en önemli
zaafı bütünlükten uzak oluşu, biz buna Tanpınar’ın da… diyebilirdik.
O devirde kimde
bütünlük vardı ki? Vatan’da bütünlük yoktu. Daha dün gibiydi, ülkenin hudutları
tuz buz olmuş, değişmişti. Sınırlarımız gibi ufkumuz da daralmıştı. Ha bire
eski topraklarımızdan göç alıyorduk. Farklı coğrafyaların, dünyaların
insanları, aynı kabın içinde tek tip uzuvlar hâline getirilmeye çalışılıyordu.
Devlet, bütünlüğünü yitirmişti Devlet organizmasının dümeninde oturmuş
bulunanlar, mesnetsiz inkârdan kör taassuba varana kadar bir yığın zıtlıkla
dolu idi. Özetle bütünlüğün tersi olan her şey bizde mevcuttu.
Eskiden bir
silsilemiz vardı. Nesiller birbirinin devamı ve tamamlayıcısı durumunda idi.
Devam edip gelişen bir bütünlük fikri vardı. “İşte Tanzimat’tan sonraki
senelerde kaybettiğimiz şey bu devam ve bütünlük fikridir.”
“Fakat niçin sadece nesiller?
Fert olarak aldığımızda da aynı vakıayı görürüz. Çünkü neslin nesle aksülamel
yapması, hele sanatta çok tabii bir şeydir. Fakat ferdin kendi içinde bölünmesi
hiç de tabiî değildir.”
“Doğrusu istenirse,
Tanzimat’tan beri yetişenlerin çoğunda hemen bir hareket, gürültülü veya sessiz
bir istifa, bir nevi tövbekârlık, kendi kendini inkârla sona erer. Yahut
şahsiyeti tam bir dargınlık içinde veya kısır bir şüphede kendisini tüketir.
Fikret ile Cenap’ın akıbetleri! Yeninin taraftarı ve mücadelecisiyiz, fakat
eskiye bağlıyız. İş bu kadarla kalsa iyi. Fakat kalmıyor, daha karışıyor.
Hayatımızın bazı devirlerinde yeninin adamı olarak eskinin tazyikini duyuyoruz;
bazı devirlerinde eskinin adamı olarak yeninin tazyiki altında yaşıyoruz. Bu
kutup değiştirme bir asırdan beri hayatımıza hâkim.” AHT, HUZUR
“Yaşadığım Gibi”
adıyla basılan makalelerinde Tanpınar’ın hemen bütün düşüncelerine köşe taşı
olan esaslar yukarıdaki cümlelerde saklıdır. Çok sonraları yazılmış bir
makalede, aynı hâkim fikrin bir başka ifadesine bakalım:
“Tarihimizin acayip
bir devrindeyiz. Bir buçuk asırdır süren bir medeniyet değiştirmenin neticesi
olarak hayatımıza hâkim olan ikilik, her şeyi güçleştirdi, Kalbimizle
Düşüncemiz, İyi Niyetimizle İtiyadlarımız hep birbiriyle çarpışıyor.”
Tanpınar’da bütünlük
olmadığına dikkat çekerken belki bir hususu zikretmeyi unuttuk; o da şu “ikilik”
fikridir. Eğer ömrünün sonuna kadar onda sabit kalan bu fikri, bir bütünlüğün
ifadesi saymak caiz ise, o zaman Tanpınar’da bir bütünlük olduğunu
söyleyebiliriz. Yeniden Huzur’a dönelim.
Bu roman sürüklenen
insanlar mecmuasıdır. Orada bütün imkânsızlıklara rağmen şahlanan bir iradeye
rastlayamazsınız. Bütün fikirler, duygulanmalar, dış âlemin, fertlere göre
farklılık arz eden akisleridir. Baştan sona aksiyonsuzdur bu kişiler. Bu
aksiyonsuzluk hâli romanlarındaki bütün tipleriyle birlikte Tanpınar’ı da içine
alan bir özelliktir. Fertlerin ortaya aksiyon koymalarına bazen mazi, bazen
gelecek, bazen de günün realitesi engel olur. Birazcık İhsan’da sezilir
aktiflik. Fakat Yahya Kemal’i temsil ettiği söylenen bu tipin aktifliği,
dumanlar içindeki maziye dikkat çekmekten öte bir netice alamaz ve en yakı
dostu Mümtaz’a bile, çok sınırlı bir etkide bulunabilir. Mümtaz’a göre İhsan
şudur:
“İhsan sanatkâr
değildi. Fakat şiirden ve resimden iyi anlıyordu. Gençliğinde frenkleri çok iyi
okumuştu. Yedi sene ve en parlak devrinde Kartileyaten’de, her milletten bütün
yaşıtlarıyla beraber yaşamıştı. ... Sonra memlekete dönünce birdenbire hepsini,
en sevdiği şairleri bile bırakmıştı. Garip bir şekilde yalnız kendimize ait
olan şeylerle uğraşıyor, yalnız onları sevmeğe çalışıyordu. Fakat ölçü
hislerini garptan aldığı için, kendi zevkimize ait tercihleri ötekilerden pek
ayırmıyordu.”
Ne mazi ile bağlarımızı koparmak ne de Batıya kapalı olmak. “Kökü mazide olan âtiyim”. İşte
gençlere hararetle tarih anlatıp hamaset aşılayan, gelecek için hiçbir müşahhas
fikri olmamasına rağmen, devam mefhumunu ısrarla savunan ve etrafına yayan,
ıstırap çeken, içine kapanan, coşan, içen, garp çerçevesindeki şarklı bu
İhsan’dır.
İhsan’ın elinde
yetişen Mümtaz, (A. H. Tanpınar’ın ta kendisi) geçmiş ve gelecek için müşahhası
ararken bugününü berbad eder ve içinden çıkılmaz düşünce dehlizlerinde gezinir
durur. Tek suçu İhsan’a nisbetle biraz daha akla başvurması. Hâliyle böyle
olunca aklın Batı’daki başarıları O’nu derinden etkilemekten geri durmamıştır.
Mümtaz, Ahmet Hamdi
Tanpınar’ın, içinde ikiye bölünmüş insan tipinin en canlı örneğidir. Bu örneğin
belirgin birkaç sıfatını artarda sıralamamız imkânsız. Çünkü yoktur böyle
vasıfları, sisler arasındadır, bütün heyetiyle görünmez.. Sabit karakterler
çizmez. Ne Batıdır ne yerli. Batı olmasına ne tarih ne coğrafya ne de çokça
okuduğu sosyoloji, psikoloji elvermez. Yerlilik adına yapışması için, çoğu
enkaz hâlinde bir mazi yığını belirmektedir önünde. Tabiî ki mazi O’nun
bakışında böyledir. Gerçek ise farklıdır. Zira hiçbir fert zekâsı, Batı’nın
kültürel ve askeri tasallutlarını hesaba katmadan maziyi ölü sayma veya keyfî
olarak bir kısmını ölü sayıp diğerlerini yaşatma hakkına sahip değildir.
Avrupa’nın elimize tutuşturmuş olduğu ölçülerle geçmişimizi yargılamak, olsa
olsa Batı’nın bir başka tuzağına düşmek demektir Mümtaz, İhsan’ı “ölçü
hislerini garptan almak”la tavsif ediyordu. Bir bakıma kendini de anlatmış
oluyor böylelikle.
Mümtaz maziye müzik
kapısından girer. Mahur Beste ile Ferahfeza ayininin önderliğinde yürür. Fakat
bir türlü müziğe ruh ve şekil veren cevheri bulamaz. Medeniyetimizin özüne
inemez. Öze inmesine birçok engel vardır çünkü. Kimi dışardan gelir bu
engellerin kimi de içerden. Dışardan gelen engeller konusunda bir dahli olamaz.
Ama iç engellerinin bir kısım sorumluluğunu O’na yükleyebiliriz. En azından
Mümtaz çağdaş olmak, yeni olmak gibi kavramların büyüsüne kapılmayabilirdi,
Vakıa bir diyalektik
sözüdür alıp gidiyordu o zamanlar. Aynı suya iki defa girilemezdi. İyi diyelim,
su akıp gidiyor. Ama suya girecek kişi hani, kişilik nerde, insan nerede,
karakter nerede? Suya benzetilen zaman ne Batı’nın ne de Doğu’nun malıdır. O
herkesindir. Toplumlar isteseler de istemeseler de O’na sahiptirler. Bizatihi
mücerret bir vakıa olarak zamanın toplumların değişmelerine herhangi bir
müdahalesi olamaz. Böyle olunca hangi vicdan Batı’nın ceberrut gelişmesini
zamanın icabı olarak görmeğe müsaade eder? Diyalektiğe inanmak veya determinist
olmak. Bunlar kâinatın özündeki gerçeklerin gereği. Fakat Batı’nın
diyalektiğini ve determinizmini dünyaya teşmil etmek işte bu kabul edilir bir
şey değil. Her milletin diyalektiği ve determinizmi kendi özünde aranmalı. Bir
başka dünyanın bu öze tesirleri ne kadar fazla olursa olsun, eğer milletin
bağımsız yaşaması ve bir başka dünyanın içinde erimemesi söz konusu ise, kendi
gerçeğini bütün toplumlardan ayrı ve farklı olarak kurması icap eder. Milli
karakter ancak bu şartla kazanılır ve bu karakterin içinde hiç de kendi içinde
bölünmüş birçok başlı kişiler, karakterle türemez.
Mümtaz bu inkılabı
gerçekleştirecek güce ve iradeye sahip değildir tabi. Banisinin deyişiyle “Ne
içindedir zamanın ne de büsbütün dışında.” O’nu tanımamız çok güç. Mazi
değildir, çünkü haldir. Hal olamamıştır, çünkü sökemediği izler vardır maziden.
“istese de istemese de…” steyip istememede bile mütereddit. Bütün bunlar
yetmiyormuş gibi, bir de geleceğin kurulmasından söz eder. Özetle kararı yoktur
Mümtaz’ın. Nuran sorar O’na “Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin
ya istikbaldesin? Bu saat de var.” Kadınların bu saatin yaşanmasını istemeleri
pek yadırganmaz, buna hakları da var. Ama Mümtaz gibi erkeklere bugün
yaşanabilecek bir hayat kurulabilmiş değildir. “Biliyorum yeni bir hayat lâzım
Fakat sıçrayabilmek için, ufuk değiştirmek için dahi bir yere basmak lâzım. Bir
hüviyet lâzım. Bu hüviyeti her millet mazisinden alıyor.”
Evet hüviyet lâzım.
Mümtaz asıl bunun üzerinde durmalıydı. Bir istek, arzu, ideal sahibi olmak için
önce var olmak lazım. Var olmak ise başkalarından farklı olmak demektir. Yani
hüviyet sahibi olmak demektir. Tanpınar, bütün eserinde bu hüviyeti başka başka
biçimlerde yeniden dile getirir ama, bu hüviyette ne fotoğraf ne ad ne soyad ne
uyruk ne de mezhep bellidir; ip ucu olarak musiki zevki verilmiş, hüviyetin
geri kalan kısmı meçhuller ve müphemiyetler arasında kayıplara karışmıştır.
Suad gibi bir inkârcı çıkıp “hangi fikirlerdir savunduğun Mümtazcığım” diye
hesaba çekse O’nu, bu soru karşısında susup kalacaktır. Bir filozoftan çok daha
fazla teferruatlı düşünceler geçmiştir zihninden, ama bunların içinde
savunabileceği pek azdır veya belki hiç yoktur. Düşünün ki Allah’a inanç
hususunda bile kararlı değildir; tam olarak inanmadığını, fakat inkârın da
faydadan çok zarar vereceğini söyler.
Yeri gelmişken
biraz da Huzur’un inkârcı Suad’ından bahsedelim. Böyle tiplere o gün olduğu
gibi bugün de rastlamak mümkün. Ama Suad’ı cemiyetten ziyade Mümtaz’ın içinde
aramak daha isabetli olur sanıyoruz. Suad Mümtaz’ın, -Tanpınar’ın da
diyebiliriz- sonradan vazgeçtiği, içinde öldürdüğü bir başka yanıdır. Mümtaz
kendi şüphelerinden doğan bu inkârcı mahluku, ucubeyi daha sonra itmiş,
kendinden uzaklaştırmış, ama çok uzun süre düşlerinde, dolayısıyla çevresinde
yaşatmaktan da kendini kurtaramamıştır. “Birdenbire Allah’ı aradım, ah
inansaydım, her şey o kadar kolay ve tabii olurdu ki…”
Suad’ı inkârıyla baş
başa bırakıp, romanın öteki kişilerine bakalım.
Nuran, Mümtaz’ın his
dünyasının mihveri. Düşünce meseleleriyle ilişkisi yoktur. Klasik musikimizin
gözde eserlerini söyleyecek derecede müzik zevkine ve bilgisine sahip olmasa,
alelâde bir İstanbul hanımefendisi diyebiliriz O’na Fakat Mümtaz’ın gözünde bir
başkadır bu kadın. Mümtaz Nuran’ı hayalindeki biçime sokarak sever. Müzik bu
sevgiye gönüllü şahitlik eder. Nuran ile Mümtaz bir süre rüyalar ikliminde
uçuşurlar. Sonra gerçekle temas ederler birdenbire. Her kadın erkek ilişkisinin
ucunda, bir çocuk ve aile meselesinin bulunduğu gerçeği ile. Sosyal gerçek,
ferdi gerçeğe ağır basar. Evlilik, evet iki kişinin şahitliğinde cereyan eden
bir olay, kâinata kol atan bir saltanata son verir. Kuşkusuz aşk, iki kişinin
arasındaki ilişkiler anlamıyla bitmiştir burada. Yok O’nun kişilerin yüreğinde
açtığı çukurun kapanmasına ve buradan ölene kadar kana karışarak, hayatı
baskısı altına almasına kişiler isteseler de engel olamazlar.
Nuran ayrıca
Mümtaz’ın dünyası ile mazi arasındaki köprü olan musikiye insan sıcaklığını
katan ve böylece onu daha da canlılaştıran ve müşahhaslaştıran kimse olarak
önemlidir.
Huzurda hâli idrak
edemeyen, belki de etmekten bilerek kaçınan mazi kişileri yaşar. Tevfik Bey ve
Emin Dede gibi. Bunların ne Türkiye’de olup bitenlerle ne de Avrupa’daki
değişimlerle bir alâkaları yok. Hep musikinin o şuuraltıyla ilgili, madde dışı
manevi âleminde sarhoş yaşarlar. İdraklerini bilerek hapsetmişlerdir. Daha
doğrusu Dede’nin, Sadullah Ağa’nın, Hafız Post’un nağmelerine teslim
olmuşlardır.
Öteki romanlarında da
Tanpınar değişik adlarla, yukarıda ana karakterleriyle özetlediğimiz tiplere
yaklaşan tipler yaşatır. Hatta İhsan ve Tevfik Bey aynı adlarla Sahnenin
Dışındakiler’in başta gelen tipleri olurlar. Bu romanın kadın tipi Sabiha, az
farkla Huzur’un Nuran’ıdır. Şu farkla ki Sabiha bir çocukluk devri aşkının
kadını olarak yaşar Sahnenin Dışındakiler romanında. Nuran olgunluk çağındadır.
Romanlarındaki az çok
kendinden bir şeyler kattığı ikinci derece tipleri bir kenara bırakıp, bizzat
Tanpınar’ı temsil eden Huzur’un Mümtazına, Mahur Beste’nin Molla İsmail’ine,
Saatleri Ayarlama Enstitüsünün Hayri İrdal’ına ve Sahnenin Dışındakiler’in cemaline
dikkat edelim. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın gerçek kişiliğine bu tiplerden
ulaşabiliriz. Çünkü bu tipler Tanpınar’ın makalelerinde imzasını atıp, tüm
sorumluluğunu yüklendiği düşüncelerini yaşayan, savunan kişilerdir.
Geniş bir alana
yayıldıktan sonra burada yine Tanpınar’ın kendisine dönmüş oluyoruz. Nerden
etkilenmiştir yazarımız. Hangi, dünyalar girmiştir O’nun aksiyoner olmayan,
duygulu ve sanatkâr kişiliğine?
Tanpınar, içinde
bölünmüş insanlardan kendini ayırma iddiasında bulunmamıştır. Tam tersi bunu
söylerken kendini tarif etmiştir. Sadece kendini değil tabiî, devrini. Ve
başarılı bir tariftir bu. Bize herhangi bir ilave gereği hissettirmemektedir.
İkiliği bünyesinde toplamış bir kafa ve gönül Tanpınar’ın hayatına ve
ilişkilerine bakalım aynı durumla karşılaşırız. Batı’dan Bergson’u, Gide’i,
Freud’u, Proust’u içercesine okumuştur yazarımız. Etkisinde kaldığı Batılılar
olduğu için bu isimleri saydık. Tanpınar özellikle psikolojik tahlil alanında
Proust’un, felsefede Bergson’un, sanat ve estetik anlayışında Valery ve
Alain’in etkileriyle muhtelit bir karakter kazanmıştır. Buna doğup büyüdüğü
ülkenin maddî ve manevî atmosferinin etkilerini ve Yahya Kemal’den gelen mazi
şuurunu ilave edersek Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aşağı yukarı bir portresini
çizmiş oluruz.
Tanpınar, dışarıya
son derece açık ve çok az şeylere muhalif birisidir. Ve karşı olduklarını
esaslı bir muhasebeden geçirip cezalandırma yoluna hiç başvurmaz. Daima yumuşak
ve naziktir. Her çevreden dostu vardır. Bir kişinin her tipten insanla nasıl
dost olabildiğini çok merak ettiğimizi ve gerçekten anlayamadığımızı bütün
samimiyetimizle belirtelim. Güçlü özellikler taşımamanın ve pasif olmanın bunda
rol sahibi olduğunu tahmin edebiliriz. Yine, bir bedendeki ikilik hâliyle karşı
karşıyayız. Tanpınar’ın dost listesinde Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu,
Ahmet Kutsi Tecer, Hasan Âli Yücel, Adalet Cimcoz, Yahya Kemal, Peyami Safa ve
Mehmet Kaplan gibi birbirlerine çok uzak isimlere rastlarız. O’nun Sabahattin
Eyüpoğlu ve Yahya Kemal’i bir çerçevede nasıl bir araya getirebildiğini sadece
kendisi bildiğinden biz pek bir şey söyleyemiyoruz. Yazık ki böyle olunca da
O’nun ömrü boyunca aradığı mükemmeliyeti, bizzat kendi üzerinde görme
imkânlarından mahrum ediyor bizi. Kendisi nasıl hükümlerinde hep açık bir kapı,
bir aşağı yukarılık payı bırakmışsa, biz de O’nun için hiçbir kesin hükme varamıyoruz.
Sadece şu yaklaşımlarla ifadeye çalışıyoruz Tanpınar’ı.
Tanpınar, toplumun
kendi çağındaki acılarını gönlünde ve kafasında yaşayan, ağır sorumluluklar
duyan, onca dostuna rağmen gerçek dünyasında yalnız, korkulu, üzgün bir
aydındı. Bu hâli, içinde bölünmüş olmasından ileri geliyordu.
Bizdeki açık
etkileriyle beraber Batı’yı inkâr imkânsızdı. O’nu bütünüyle kabullenmek de
olamazdı. Çünkü kendimiz de yaşamış ve yaşamakta olan bir vakıaydık. Bunu
meftunu olduğumuz Batı bile inkâr ediyor değildi. İşte Tanpınar bu iki kutbun
arasında kaldı.
Devrin batıcıları,
maziyi bir kalemde kaldırıp atacak kadar insafsız, akılsız ve Avrupa aşığı
idiler. Yerliliği savunanlar, hayat şansı bulunan bir sistem ve programa sahip
değillerdi. Dayandıkları Osmanlı bütün heyetiyle yıkılmıştı. Tanpınar ne
yapabilirdi? Bütün bunlar fert iradelerini çok kısa zamanda âtıl bırakabilecek
şartlar. Fakat bunlara rağmen Tanpınar, bazı kesin tavır alışlara gidebilirdi,
diye düşünüyoruz. Herhalde burada O’nun en başta gelen zaafına işarete geldik
yine.
Batıya karşı kesin
bir tavır almamış, ciddi bir hesaplaşmaya gitmemiştir. Halbuki Peyami Safa ve
Kemal Tahir, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’ta bu boşluğu doldurma çabalarına
rastlarız. En kesin ve amansız bir boğuşma hâlindeki hesaplaşmayı ise ancak
Cemil Meriç’te görürüz. Bütün bunlar hayatlarının belli dönemlerinde Batı
tecrübesi yaşamış aydınlarımız. Tanpınar’ın O’nu giderek mükemmele götüren
tecrübe diyebileceğimiz merhaleleri yok.
Tanpınar ne Batı ne
de mazi karşısında kesin tavır sahibi değil. Bu tereddüt hâli O’nu soyut
anlatıma sevk etmiştir. Gerçekten de soyutluk, Tanpınar üslûbunun başta gelen
özelliği. Romanında ve şiirinde hatta denemelerinde gayet açıktır bu husus.
Müşahhası yakalayamayan Tanpınar, soyuta başvurdu. Düşündüklerini anlatırken
semboller kullanması, soyut üslûba başvurması, O’nun problemleri çözemediğinin
en güçlü delilidir. Böylece O da devrinin bir kısım Batılı yazarının yolunu
izlemiş oluyordu. Edebiyat otoritelerinin ne diyeceklerini bilemiyoruz ama biz
Kafka’nın özellikle Dâvâ’sı ve Dostoyevski’nin Budala’sı ile Tanpınar’ın
Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Huzuru arasında çok yakın benzerlikler sezdik.
İnkâr etmeyen, fakat
ısrarla savunma yoluna da girmeyen, bu arada Batı’yı ayıklayarak almamız
gerektiğini de belirten, düşünebilen tereddüdün ve tecessüsün en derin
örneklerini veren yazarımızın Huzur’daki bir sözüyle son verelim yazımıza:
“Milli olan her şey
güzel ve iyidir. Ve sonuna kadar devam etmesi lâzımdır.”
NOT:
İdeoloji ve
politika kaynaşmış birbiri ile. Bunun içindir ki çağdaş filozofların çoğu
ideolojileri küçümser. Filhakika ideoloji zamanımıza kadar, hakikatin araç
olarak yani belli emellere varmak için kullanılışı diye nitelenmiştir. Bu işi
yapanlar da “gözü pek demagoglar”, yani politikacılardır. Meselâ K. Jaspers
ideolojiyi şöyle târif eder: Bir düşünceler ve tasavvurlar karmaşığı; bu
karmaşık, düşünen süjeye mutlak hakikat gibi görünür; kişi, dünyayı da içindeki
yerini de onunla izah eder; ama gerçekte kendi kendini aldatmakta ve böylece
kendine bir gerekçe yaratmakta, durumunu gizlemekte ve hakikatten kaçmaktadır;
bir anlamda işine de yaramaktadır bu. Demek ki bir düşünceyi ideoloji diye
nitelemek onu hakikat ve samimiyet dışı saymaktır, daha yıkıcı bir tenkid
olabilir mi? Kısaca ideoloji ithamı düşmanlarımıza karşı en korkunç bir
silâhtır. A. Camus için de bu günkü siyasi hayattaki şiddet eğilimi ideolojiden
geliyor; siyasi hayat topyekûn bir irrasyonalite (akıl dışılık), salt bir güç
diyalektiği. H. Kuhn’a göre ideoloji, modern dünyanın bir aldatmacası. Ancak
son zamanlardaki semantik bir gelişim sâyesinde ideoloji kelimesi bütün
kavramsal handikaplarından kurtulabilmiştir; bugün ideoloji, bilgi sosyolojisi
ve siyasi araştırma alanında “arzuya şâyân olarak kabul edilen bazı kolektif
amaçların gerçekleşmesi için kurulmuş kavramlar düzeni” diye tanımlanabiliyor (Jean
Meynaud, Destin des ldiologies, s. 18, Fotia’nın fikirleri. Kırk Ambar, Cemil
Meriç, s. 327 den naklen)
Etiketler: doğu-batı, huzur, mâhur beste, ne içindeyim zamanın, saatleri ayarlama, tanpınar, türk romanı, yahya kemal