29 Ocak 2025 Çarşamba

TANPINAR’IN KENDİ İÇİNDE BÖLÜNMÜŞ İNSANLARI

 

Pınar Dergisi, Sayı 61, Ocak, 1977

 

TANPINAR’IN KENDİ İÇİNDE BÖLÜNMÜŞ İNSANLARI (*)

                                                                                                

                                                                                          Mehmet Âkif AK

    Türk romanının bugüne kadarki örneklerinin en başta gelen farikasıdır belki bu ikiye bölünmüşlük. Roman, hayatı yansıttığına göre, tabiatıyla bütün bir Türk hayatının… Tanpınar’ın yaşadığı çağın özellikle ilk dönemlerinde bu iki başlılığı toplumda bariz bir biçimde göremezsek de bedenin baş kısmında şiddetle var olan bu zıtlık, bedenin diğer uzuvlarına, yani Türk hayatının alt tabakalarına derin sızılar hâlinde yansımıştır. Ne büyük talihsizliktir ki şimdi halk da bu ikiliği en kötü bir biçimde yaşamağa başlamıştır. Tanpınar’ın çok güvendiği ve nihaî çözümü gerçekleştirecek kudret olarak tarif ettiği halk bilgeliği, çok vahim bir ifsada uğramıştır. İkiye, üçe, dörde, beşe bölünmüş halk, kendi bünyesinde yirmiye bölünmüş halk ferdi… İradenin kırıntısı yoktur bu fertte. Her tür seviyenin çok altında bir cehaletin temsilcisi olmuş Radyo/TV şebekesi ve haydut bülteni, fahişe naşiri efkârı, fikir komisyoncusu olarak işleyen basının esiri olmuş zavallı halk ferdi.

      Halk seviyesinde çok elim sonuçlar vermiş bu iki yönlülük, Tanpınar’ın tahminlerinin aksini ispat ederken, bizleri korkusuzca girmemiz gerekli bir savaşa çağırır; ikilik, önce kafa bölgesinde çözülmeli ve toplumumuzun gelişme ve büyüme yolundaki bu en büyük engel ortadan kaldırılmalıdır.

Bunu nasıl yapacağız?

Ne Artisidi Efendinin ecza dükkânının arka bölmesindeki modern metotları kullanan laboratuvar, ne de eski yazmalardan formül istihraç ederek, define ararcasına sihirli bir formül arayan Seyyit Lütfullah simyası (Saatleri Ayarlama Enstitüsü) bize nasıl davranacağımızı gösteremiyor. Hayri İrdal (romanın bir nolu kahramanı), zaman felsefesini tüccarvâri bir hırsın âleti olarak kullanmak isteyen Halit Ayarcı’nın da ne yapmak istediğinin farkında değildir. Freud mezhebine Şii taassubuyla iman etmiş Dr. Ramiz’in şuursuz, ezbere dayalı bilgileri ise Hayri İrdal için büsbütün muammadır.

Mütereddit, saf ve budala zavallı Hayri İrdal! Pasifizmin âbidesi. Olup bitenlerin ardından sürüklenen yarı aydın, yarı halk bir kişiyi canlandırır bu adamcağız. Eli ve gönlü açık eski eşrafın en son kalıntısı Abdüsselâm Efendi, serveti ile birlikte aklını da yitirirken, Halit Ayarcı gibi hasis, kurnaz ve moda olduğu için Avrupa’lı zenginler türer Vehbî Bilgi’nin ve irfanın enderlerinden Muvakkit Nuri Efendi ve sapık dervişlikle simyacılığın temsili vazifesini deruhte eden Seyyit Lütfullah yerine Dr. Ramiz ve Halit Ayarcı gibi modern adamlar çıkmıştır meydana. Hayri İrdal ise bütün bu değişimlerin, aslına uygun biçimde aşırılıklarla ifade edilen zıtlaşmaların orta yerinde, kuşkulu, korkulu, saf ve acizdir. Simyacı ve defineci de olur, modern zaman teorisyeni de. Ama kendi isteğiyle değil, sürüklenerek... Bu romanda Ahmet Hamdi Tanpınar, kendini en çok Hayri İrdal’da temsil ettirmiştir denebilir.

Özetle ne yapacağını bilemeyen Hayri İrdal, bize de ne yapacağımızı gösteremez. Ve bir yığın soru ile birlikte biter Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Romanın başında sahip olduğumuz “Nasıl Yapacağız” sorusu cevabını bulmamış bir biçimde bizde kalmaya, bizim olmaya devam eder.

 Sonra huzur aramak üzere Mümtaz’ın peşine takılır ve huzursuz bir zeminde, sayısız fikir ve his sancısıyla dolaşmağa başlarız. Fakat bu şehrin çıkış kapısında elimiz yüzümüz kan içindedir. Huzuru bulamamışızdır. Kanlı yüzümüzde, hâlimize pek uygun düşmeyen bir tebessüm izi vardır sadece. Huzur romanında kurtulanlar yalnızca ölülerdir. Suad gibi, İhsan gibi. Yaşayanları ise daha nice huzursuzluklar beklemektedir, savaşmalar, boğuşmalar, didişmeler...

 Çok zengin bir dünyadır bu roman. Ama o ölçüde derbeder ve dağınık. Bir mücevher şurada çamurlar arasında, bir yakut az ötede çöp yığınları içinde, bir altın kolye herhangi bir çalı çırpının cılız dallarında iğreti biçimde asılıdır. Ve Mümtaz darmadağınıklığın çocuğudur. Ne sahibidir bu mücevherlerin ne büsbütün yabancısı. Varlık içinde yokluk yaşayan bir züğürt gibidir. Kısacası Huzur’un en önemli zaafı bütünlükten uzak oluşu, biz buna Tanpınar’ın da… diyebilirdik.

 O devirde kimde bütünlük vardı ki? Vatan’da bütünlük yoktu. Daha dün gibiydi, ülkenin hudutları tuz buz olmuş, değişmişti. Sınırlarımız gibi ufkumuz da daralmıştı. Ha bire eski topraklarımızdan göç alıyorduk. Farklı coğrafyaların, dünyaların insanları, aynı kabın içinde tek tip uzuvlar hâline getirilmeye çalışılıyordu. Devlet, bütünlüğünü yitirmişti Devlet organizmasının dümeninde oturmuş bulunanlar, mesnetsiz inkârdan kör taassuba varana kadar bir yığın zıtlıkla dolu idi. Özetle bütünlüğün tersi olan her şey bizde mevcuttu.

Eskiden bir silsilemiz vardı. Nesiller birbirinin devamı ve tamamlayıcısı durumunda idi. Devam edip gelişen bir bütünlük fikri vardı. “İşte Tanzimat’tan sonraki senelerde kaybettiğimiz şey bu devam ve bütünlük fikridir.”

 “Fakat niçin sadece nesiller? Fert olarak aldığımızda da aynı vakıayı görürüz. Çünkü neslin nesle aksülamel yapması, hele sanatta çok tabii bir şeydir. Fakat ferdin kendi içinde bölünmesi hiç de tabiî değildir.”

 “Doğrusu istenirse, Tanzimat’tan beri yetişenlerin çoğunda hemen bir hareket, gürültülü veya sessiz bir istifa, bir nevi tövbekârlık, kendi kendini inkârla sona erer. Yahut şahsiyeti tam bir dargınlık içinde veya kısır bir şüphede kendisini tüketir. Fikret ile Cenap’ın akıbetleri! Yeninin taraftarı ve mücadelecisiyiz, fakat eskiye bağlıyız. İş bu kadarla kalsa iyi. Fakat kalmıyor, daha karışıyor. Hayatımızın bazı devirlerinde yeninin adamı olarak eskinin tazyikini duyuyoruz; bazı devirlerinde eskinin adamı olarak yeninin tazyiki altında yaşıyoruz. Bu kutup değiştirme bir asırdan beri hayatımıza hâkim.” AHT, HUZUR

“Yaşadığım Gibi” adıyla basılan makalelerinde Tanpınar’ın hemen bütün düşüncelerine köşe taşı olan esaslar yukarıdaki cümlelerde saklıdır. Çok sonraları yazılmış bir makalede, aynı hâkim fikrin bir başka ifadesine bakalım:

 “Tarihimizin acayip bir devrindeyiz. Bir buçuk asırdır süren bir medeniyet değiştirmenin neticesi olarak hayatımıza hâkim olan ikilik, her şeyi güçleştirdi, Kalbimizle Düşüncemiz, İyi Niyetimizle İtiyadlarımız hep birbiriyle çarpışıyor.”

 Tanpınar’da bütünlük olmadığına dikkat çekerken belki bir hususu zikretmeyi unuttuk; o da şu “ikilik” fikridir. Eğer ömrünün sonuna kadar onda sabit kalan bu fikri, bir bütünlüğün ifadesi saymak caiz ise, o zaman Tanpınar’da bir bütünlük olduğunu söyleyebiliriz. Yeniden Huzur’a dönelim.

 Bu roman sürüklenen insanlar mecmuasıdır. Orada bütün imkânsızlıklara rağmen şahlanan bir iradeye rastlayamazsınız. Bütün fikirler, duygulanmalar, dış âlemin, fertlere göre farklılık arz eden akisleridir. Baştan sona aksiyonsuzdur bu kişiler. Bu aksiyonsuzluk hâli romanlarındaki bütün tipleriyle birlikte Tanpınar’ı da içine alan bir özelliktir. Fertlerin ortaya aksiyon koymalarına bazen mazi, bazen gelecek, bazen de günün realitesi engel olur. Birazcık İhsan’da sezilir aktiflik. Fakat Yahya Kemal’i temsil ettiği söylenen bu tipin aktifliği, dumanlar içindeki maziye dikkat çekmekten öte bir netice alamaz ve en yakı dostu Mümtaz’a bile, çok sınırlı bir etkide bulunabilir. Mümtaz’a göre İhsan şudur:

 “İhsan sanatkâr değildi. Fakat şiirden ve resimden iyi anlıyordu. Gençliğinde frenkleri çok iyi okumuştu. Yedi sene ve en parlak devrinde Kartileyaten’de, her milletten bütün yaşıtlarıyla beraber yaşamıştı. ... Sonra memlekete dönünce birdenbire hepsini, en sevdiği şairleri bile bırakmıştı. Garip bir şekilde yalnız kendimize ait olan şeylerle uğraşıyor, yalnız onları sevmeğe çalışıyordu. Fakat ölçü hislerini garptan aldığı için, kendi zevkimize ait tercihleri ötekilerden pek ayırmıyordu.”

 Ne mazi ile bağlarımızı koparmak ne de Batıya kapalı olmak. “Kökü mazide olan âtiyim”. İşte gençlere hararetle tarih anlatıp hamaset aşılayan, gelecek için hiçbir müşahhas fikri olmamasına rağmen, devam mefhumunu ısrarla savunan ve etrafına yayan, ıstırap çeken, içine kapanan, coşan, içen, garp çerçevesindeki şarklı bu İhsan’dır.

 İhsan’ın elinde yetişen Mümtaz, (A. H. Tanpınar’ın ta kendisi) geçmiş ve gelecek için müşahhası ararken bugününü berbad eder ve içinden çıkılmaz düşünce dehlizlerinde gezinir durur. Tek suçu İhsan’a nisbetle biraz daha akla başvurması. Hâliyle böyle olunca aklın Batı’daki başarıları O’nu derinden etkilemekten geri durmamıştır.

 Mümtaz, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, içinde ikiye bölünmüş insan tipinin en canlı örneğidir. Bu örneğin belirgin birkaç sıfatını artarda sıralamamız imkânsız. Çünkü yoktur böyle vasıfları, sisler arasındadır, bütün heyetiyle görünmez.. Sabit karakterler çizmez. Ne Batıdır ne yerli. Batı olmasına ne tarih ne coğrafya ne de çokça okuduğu sosyoloji, psikoloji elvermez. Yerlilik adına yapışması için, çoğu enkaz hâlinde bir mazi yığını belirmektedir önünde. Tabiî ki mazi O’nun bakışında böyledir. Gerçek ise farklıdır. Zira hiçbir fert zekâsı, Batı’nın kültürel ve askeri tasallutlarını hesaba katmadan maziyi ölü sayma veya keyfî olarak bir kısmını ölü sayıp diğerlerini yaşatma hakkına sahip değildir. Avrupa’nın elimize tutuşturmuş olduğu ölçülerle geçmişimizi yargılamak, olsa olsa Batı’nın bir başka tuzağına düşmek demektir Mümtaz, İhsan’ı “ölçü hislerini garptan almak”la tavsif ediyordu. Bir bakıma kendini de anlatmış oluyor böylelikle.

 Mümtaz maziye müzik kapısından girer. Mahur Beste ile Ferahfeza ayininin önderliğinde yürür. Fakat bir türlü müziğe ruh ve şekil veren cevheri bulamaz. Medeniyetimizin özüne inemez. Öze inmesine birçok engel vardır çünkü. Kimi dışardan gelir bu engellerin kimi de içerden. Dışardan gelen engeller konusunda bir dahli olamaz. Ama iç engellerinin bir kısım sorumluluğunu O’na yükleyebiliriz. En azından Mümtaz çağdaş olmak, yeni olmak gibi kavramların büyüsüne kapılmayabilirdi,

 Vakıa bir diyalektik sözüdür alıp gidiyordu o zamanlar. Aynı suya iki defa girilemezdi. İyi diyelim, su akıp gidiyor. Ama suya girecek kişi hani, kişilik nerde, insan nerede, karakter nerede? Suya benzetilen zaman ne Batı’nın ne de Doğu’nun malıdır. O herkesindir. Toplumlar isteseler de istemeseler de O’na sahiptirler. Bizatihi mücerret bir vakıa olarak zamanın toplumların değişmelerine herhangi bir müdahalesi olamaz. Böyle olunca hangi vicdan Batı’nın ceberrut gelişmesini zamanın icabı olarak görmeğe müsaade eder? Diyalektiğe inanmak veya determinist olmak. Bunlar kâinatın özündeki gerçeklerin gereği. Fakat Batı’nın diyalektiğini ve determinizmini dünyaya teşmil etmek işte bu kabul edilir bir şey değil. Her milletin diyalektiği ve determinizmi kendi özünde aranmalı. Bir başka dünyanın bu öze tesirleri ne kadar fazla olursa olsun, eğer milletin bağımsız yaşaması ve bir başka dünyanın içinde erimemesi söz konusu ise, kendi gerçeğini bütün toplumlardan ayrı ve farklı olarak kurması icap eder. Milli karakter ancak bu şartla kazanılır ve bu karakterin içinde hiç de kendi içinde bölünmüş birçok başlı kişiler, karakterle türemez.

 Mümtaz bu inkılabı gerçekleştirecek güce ve iradeye sahip değildir tabi. Banisinin deyişiyle “Ne içindedir zamanın ne de büsbütün dışında.” O’nu tanımamız çok güç. Mazi değildir, çünkü haldir. Hal olamamıştır, çünkü sökemediği izler vardır maziden. “istese de istemese de…” steyip istememede bile mütereddit. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de geleceğin kurulmasından söz eder. Özetle kararı yoktur Mümtaz’ın. Nuran sorar O’na “Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin ya istikbaldesin? Bu saat de var.” Kadınların bu saatin yaşanmasını istemeleri pek yadırganmaz, buna hakları da var. Ama Mümtaz gibi erkeklere bugün yaşanabilecek bir hayat kurulabilmiş değildir. “Biliyorum yeni bir hayat lâzım Fakat sıçrayabilmek için, ufuk değiştirmek için dahi bir yere basmak lâzım. Bir hüviyet lâzım. Bu hüviyeti her millet mazisinden alıyor.”

 Evet hüviyet lâzım. Mümtaz asıl bunun üzerinde durmalıydı. Bir istek, arzu, ideal sahibi olmak için önce var olmak lazım. Var olmak ise başkalarından farklı olmak demektir. Yani hüviyet sahibi olmak demektir. Tanpınar, bütün eserinde bu hüviyeti başka başka biçimlerde yeniden dile getirir ama, bu hüviyette ne fotoğraf ne ad ne soyad ne uyruk ne de mezhep bellidir; ip ucu olarak musiki zevki verilmiş, hüviyetin geri kalan kısmı meçhuller ve müphemiyetler arasında kayıplara karışmıştır. Suad gibi bir inkârcı çıkıp “hangi fikirlerdir savunduğun Mümtazcığım” diye hesaba çekse O’nu, bu soru karşısında susup kalacaktır. Bir filozoftan çok daha fazla teferruatlı düşünceler geçmiştir zihninden, ama bunların içinde savunabileceği pek azdır veya belki hiç yoktur. Düşünün ki Allah’a inanç hususunda bile kararlı değildir; tam olarak inanmadığını, fakat inkârın da faydadan çok zarar vereceğini söyler.

 Yeri gelmişken biraz da Huzur’un inkârcı Suad’ından bahsedelim. Böyle tiplere o gün olduğu gibi bugün de rastlamak mümkün. Ama Suad’ı cemiyetten ziyade Mümtaz’ın içinde aramak daha isabetli olur sanıyoruz. Suad Mümtaz’ın, -Tanpınar’ın da diyebiliriz- sonradan vazgeçtiği, içinde öldürdüğü bir başka yanıdır. Mümtaz kendi şüphelerinden doğan bu inkârcı mahluku, ucubeyi daha sonra itmiş, kendinden uzaklaştırmış, ama çok uzun süre düşlerinde, dolayısıyla çevresinde yaşatmaktan da kendini kurtaramamıştır. “Birdenbire Allah’ı aradım, ah inansaydım, her şey o kadar kolay ve tabii olurdu ki…”

 Suad’ı inkârıyla baş başa bırakıp, romanın öteki kişilerine bakalım.

 Nuran, Mümtaz’ın his dünyasının mihveri. Düşünce meseleleriyle ilişkisi yoktur. Klasik musikimizin gözde eserlerini söyleyecek derecede müzik zevkine ve bilgisine sahip olmasa, alelâde bir İstanbul hanımefendisi diyebiliriz O’na Fakat Mümtaz’ın gözünde bir başkadır bu kadın. Mümtaz Nuran’ı hayalindeki biçime sokarak sever. Müzik bu sevgiye gönüllü şahitlik eder. Nuran ile Mümtaz bir süre rüyalar ikliminde uçuşurlar. Sonra gerçekle temas ederler birdenbire. Her kadın erkek ilişkisinin ucunda, bir çocuk ve aile meselesinin bulunduğu gerçeği ile. Sosyal gerçek, ferdi gerçeğe ağır basar. Evlilik, evet iki kişinin şahitliğinde cereyan eden bir olay, kâinata kol atan bir saltanata son verir. Kuşkusuz aşk, iki kişinin arasındaki ilişkiler anlamıyla bitmiştir burada. Yok O’nun kişilerin yüreğinde açtığı çukurun kapanmasına ve buradan ölene kadar kana karışarak, hayatı baskısı altına almasına kişiler isteseler de engel olamazlar.

 Nuran ayrıca Mümtaz’ın dünyası ile mazi arasındaki köprü olan musikiye insan sıcaklığını katan ve böylece onu daha da canlılaştıran ve müşahhaslaştıran kimse olarak önemlidir.

 Huzurda hâli idrak edemeyen, belki de etmekten bilerek kaçınan mazi kişileri yaşar. Tevfik Bey ve Emin Dede gibi. Bunların ne Türkiye’de olup bitenlerle ne de Avrupa’daki değişimlerle bir alâkaları yok. Hep musikinin o şuuraltıyla ilgili, madde dışı manevi âleminde sarhoş yaşarlar. İdraklerini bilerek hapsetmişlerdir. Daha doğrusu Dede’nin, Sadullah Ağa’nın, Hafız Post’un nağmelerine teslim olmuşlardır.

 Öteki romanlarında da Tanpınar değişik adlarla, yukarıda ana karakterleriyle özetlediğimiz tiplere yaklaşan tipler yaşatır. Hatta İhsan ve Tevfik Bey aynı adlarla Sahnenin Dışındakiler’in başta gelen tipleri olurlar. Bu romanın kadın tipi Sabiha, az farkla Huzur’un Nuran’ıdır. Şu farkla ki Sabiha bir çocukluk devri aşkının kadını olarak yaşar Sahnenin Dışındakiler romanında. Nuran olgunluk çağındadır.

 Romanlarındaki az çok kendinden bir şeyler kattığı ikinci derece tipleri bir kenara bırakıp, bizzat Tanpınar’ı temsil eden Huzur’un Mümtazına, Mahur Beste’nin Molla İsmail’ine, Saatleri Ayarlama Enstitüsünün Hayri İrdal’ına ve Sahnenin Dışındakiler’in cemaline dikkat edelim. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın gerçek kişiliğine bu tiplerden ulaşabiliriz. Çünkü bu tipler Tanpınar’ın makalelerinde imzasını atıp, tüm sorumluluğunu yüklendiği düşüncelerini yaşayan, savunan kişilerdir.

 Geniş bir alana yayıldıktan sonra burada yine Tanpınar’ın kendisine dönmüş oluyoruz. Nerden etkilenmiştir yazarımız. Hangi, dünyalar girmiştir O’nun aksiyoner olmayan, duygulu ve sanatkâr kişiliğine?

 Tanpınar, içinde bölünmüş insanlardan kendini ayırma iddiasında bulunmamıştır. Tam tersi bunu söylerken kendini tarif etmiştir. Sadece kendini değil tabiî, devrini. Ve başarılı bir tariftir bu. Bize herhangi bir ilave gereği hissettirmemektedir. İkiliği bünyesinde toplamış bir kafa ve gönül Tanpınar’ın hayatına ve ilişkilerine bakalım aynı durumla karşılaşırız. Batı’dan Bergson’u, Gide’i, Freud’u, Proust’u içercesine okumuştur yazarımız. Etkisinde kaldığı Batılılar olduğu için bu isimleri saydık. Tanpınar özellikle psikolojik tahlil alanında Proust’un, felsefede Bergson’un, sanat ve estetik anlayışında Valery ve Alain’in etkileriyle muhtelit bir karakter kazanmıştır. Buna doğup büyüdüğü ülkenin maddî ve manevî atmosferinin etkilerini ve Yahya Kemal’den gelen mazi şuurunu ilave edersek Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aşağı yukarı bir portresini çizmiş oluruz.

 Tanpınar, dışarıya son derece açık ve çok az şeylere muhalif birisidir. Ve karşı olduklarını esaslı bir muhasebeden geçirip cezalandırma yoluna hiç başvurmaz. Daima yumuşak ve naziktir. Her çevreden dostu vardır. Bir kişinin her tipten insanla nasıl dost olabildiğini çok merak ettiğimizi ve gerçekten anlayamadığımızı bütün samimiyetimizle belirtelim. Güçlü özellikler taşımamanın ve pasif olmanın bunda rol sahibi olduğunu tahmin edebiliriz. Yine, bir bedendeki ikilik hâliyle karşı karşıyayız. Tanpınar’ın dost listesinde Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Ahmet Kutsi Tecer, Hasan Âli Yücel, Adalet Cimcoz, Yahya Kemal, Peyami Safa ve Mehmet Kaplan gibi birbirlerine çok uzak isimlere rastlarız. O’nun Sabahattin Eyüpoğlu ve Yahya Kemal’i bir çerçevede nasıl bir araya getirebildiğini sadece kendisi bildiğinden biz pek bir şey söyleyemiyoruz. Yazık ki böyle olunca da O’nun ömrü boyunca aradığı mükemmeliyeti, bizzat kendi üzerinde görme imkânlarından mahrum ediyor bizi. Kendisi nasıl hükümlerinde hep açık bir kapı, bir aşağı yukarılık payı bırakmışsa, biz de O’nun için hiçbir kesin hükme varamıyoruz. Sadece şu yaklaşımlarla ifadeye çalışıyoruz Tanpınar’ı.

 Tanpınar, toplumun kendi çağındaki acılarını gönlünde ve kafasında yaşayan, ağır sorumluluklar duyan, onca dostuna rağmen gerçek dünyasında yalnız, korkulu, üzgün bir aydındı. Bu hâli, içinde bölünmüş olmasından ileri geliyordu.

 Bizdeki açık etkileriyle beraber Batı’yı inkâr imkânsızdı. O’nu bütünüyle kabullenmek de olamazdı. Çünkü kendimiz de yaşamış ve yaşamakta olan bir vakıaydık. Bunu meftunu olduğumuz Batı bile inkâr ediyor değildi. İşte Tanpınar bu iki kutbun arasında kaldı.

Devrin batıcıları, maziyi bir kalemde kaldırıp atacak kadar insafsız, akılsız ve Avrupa aşığı idiler. Yerliliği savunanlar, hayat şansı bulunan bir sistem ve programa sahip değillerdi. Dayandıkları Osmanlı bütün heyetiyle yıkılmıştı. Tanpınar ne yapabilirdi? Bütün bunlar fert iradelerini çok kısa zamanda âtıl bırakabilecek şartlar. Fakat bunlara rağmen Tanpınar, bazı kesin tavır alışlara gidebilirdi, diye düşünüyoruz. Herhalde burada O’nun en başta gelen zaafına işarete geldik yine.

 Batıya karşı kesin bir tavır almamış, ciddi bir hesaplaşmaya gitmemiştir. Halbuki Peyami Safa ve Kemal Tahir, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’ta bu boşluğu doldurma çabalarına rastlarız. En kesin ve amansız bir boğuşma hâlindeki hesaplaşmayı ise ancak Cemil Meriç’te görürüz. Bütün bunlar hayatlarının belli dönemlerinde Batı tecrübesi yaşamış aydınlarımız. Tanpınar’ın O’nu giderek mükemmele götüren tecrübe diyebileceğimiz merhaleleri yok.

 Tanpınar ne Batı ne de mazi karşısında kesin tavır sahibi değil. Bu tereddüt hâli O’nu soyut anlatıma sevk etmiştir. Gerçekten de soyutluk, Tanpınar üslûbunun başta gelen özelliği. Romanında ve şiirinde hatta denemelerinde gayet açıktır bu husus. Müşahhası yakalayamayan Tanpınar, soyuta başvurdu. Düşündüklerini anlatırken semboller kullanması, soyut üslûba başvurması, O’nun problemleri çözemediğinin en güçlü delilidir. Böylece O da devrinin bir kısım Batılı yazarının yolunu izlemiş oluyordu. Edebiyat otoritelerinin ne diyeceklerini bilemiyoruz ama biz Kafka’nın özellikle Dâvâ’sı ve Dostoyevski’nin Budala’sı ile Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Huzuru arasında çok yakın benzerlikler sezdik.

 İnkâr etmeyen, fakat ısrarla savunma yoluna da girmeyen, bu arada Batı’yı ayıklayarak almamız gerektiğini de belirten, düşünebilen tereddüdün ve tecessüsün en derin örneklerini veren yazarımızın Huzur’daki bir sözüyle son verelim yazımıza:

           “Milli olan her şey güzel ve iyidir. Ve sonuna kadar devam etmesi lâzımdır.”

 

 

NOT:

 

İdeoloji ve politika kaynaşmış birbiri ile. Bunun içindir ki çağdaş filozofların çoğu ideolojileri küçümser. Filhakika ideoloji zamanımıza kadar, hakikatin araç olarak yani belli emellere varmak için kullanılışı diye nitelenmiştir. Bu işi yapanlar da “gözü pek demagoglar”, yani politikacılardır. Meselâ K. Jaspers ideolojiyi şöyle târif eder: Bir düşünceler ve tasavvurlar karmaşığı; bu karmaşık, düşünen süjeye mutlak hakikat gibi görünür; kişi, dünyayı da içindeki yerini de onunla izah eder; ama gerçekte kendi kendini aldatmakta ve böylece kendine bir gerekçe yaratmakta, durumunu gizlemekte ve hakikatten kaçmaktadır; bir anlamda işine de yaramaktadır bu. Demek ki bir düşünceyi ideoloji diye nitelemek onu hakikat ve samimiyet dışı saymaktır, daha yıkıcı bir tenkid olabilir mi? Kısaca ideoloji ithamı düşmanlarımıza karşı en korkunç bir silâhtır. A. Camus için de bu günkü siyasi hayattaki şiddet eğilimi ideolojiden geliyor; siyasi hayat topyekûn bir irrasyonalite (akıl dışılık), salt bir güç diyalektiği. H. Kuhn’a göre ideoloji, modern dünyanın bir aldatmacası. Ancak son zamanlardaki semantik bir gelişim sâyesinde ideoloji kelimesi bütün kavramsal handikaplarından kurtulabilmiştir; bugün ideoloji, bilgi sosyolojisi ve siyasi araştırma alanında “arzuya şâyân olarak kabul edilen bazı kolektif amaçların gerçekleşmesi için kurulmuş kavramlar düzeni” diye tanımlanabiliyor (Jean Meynaud, Destin des ldiologies, s. 18, Fotia’nın fikirleri. Kırk Ambar, Cemil Meriç, s. 327 den naklen)

 

Etiketler: , , , , , , ,