21 Ağustos 2018 Salı

DOĞMAMIŞ ÇOCUĞA AD: “İSLÂMCILIK”


                                                           Mehmet Akif AK

         İSLÂM ÜLKESİNDE İSLÂMCILIK
            Necip Fazıl’ın “Öz Yurdunda garipsin, Öz Vatanında parya” şeklindeki suratlarda tokat gibi şaklayan mısraına, Sezai Karakoç’un “Kapalıçarşıda bir turist” olsam ironisine rağmen bu ülkede “İslâmcı” olmak, sayılmak, adlandırılmak, nitelenmek, paradoksal bir durumdur. O ünlü hamasi cümledeki, yüzde bilmem kaçının Müslüman olduğu bu memlekette “İslâmcı”  kimlere derler? Bu kesif Müslüman nüfus içinde ne tür insanlar, ötekilere “İslâmcı” diyor? Başkaları mı onları diğerlerinden ayırıp “İslâmcı” dediler, yoksa onlar mı kendilerini ayırıp “İslâmcı” diye isimlendirdiler? “İslâmcı”lık bir kimlik mi yani? Bir fikir okulu, bir ideoloji ya da bir siyasi hareket midir “İslâmcı”lık? Aynı zamanda üçü de mi yoksa?
Geleneksel tasnife itibarla “İslâmcı”lık, bir itikadi-fıkhi-siyasi mezhep mi? “İslâmcı”lar da bu mezhep etrafında teşekkül etmiş bir cemaat mi?
         “İslâmcı”lar, kimlerin “öteki”leri?         
         Müslümanların yaşadığı bir ülkede “İslâmcılık” nasıl yapılabilmektedir?
            Bu ve benzeri sayısız sorudan oluşan paradoksu çözebilen varsa beri gelsin!

         HARİÇTE HAZIRLANMIŞ BİR KİMLİK VE İKİ ÇIKMAZ SOKAK
           
Kendi “önyargı”mızı hemen dile getirmekte bir mahzur yok.
Bizce “İslâmcı”lık, Müslümanlar haricinde düzenlenip, Müslümanların en canlı uzuvlarını, yüreklerini ve beyinlerini “öteki”leştirmek ve böylece  imha edilebilir bir düşman haline getirmek maksadıyla hazırlanmış bir yabancı kimliktir. Ufak bir hafıza seyahati, benzeri bir şeyin “ittihad-ı İslâm” (Panislâmizm) kelimesi etrafında da yapıldığını görmemize yetecektir.
Hatırlayalım, Birinci Cihan Savaşına takaddüm eden yıllarda “suyu ısıtılmış” üç imparatorluk, Rusya, Almanya ve Osmanlı, yok olma akıbetinden kurtuluş çareleri ararken, Panslavizm, pangermanizm ve Panislâmizm siyasetlerine sarılmışlardı. Doğrusu insan şüphelenmeden edemiyor. Acaba tavuk-yumurta misalinde olduğu gibi, bu siyaset enstrümanlarını eşzamanlı olarak bu devletlerin kendileri mi icat etmiştiler, yoksa her türlü “pan” işini derinden ve fark ettirmeden icra eden (commonwealth) İngiliz İmparatorluğu ve O’nun semiz pehlivanı (bodyguard) ABD mi, bu devletlerin önüne bu siyasetleri yem olarak koymuştu? Araştırmaya değer... Geçelim ve şu “iki çıkmaz sokak” neymiş ona bakalım.
Birinci çıkmaz sokak, hariçten hazırlandığını söylediğimiz  “İslâmcılık” gömleğini giymektir. Burada Müslüman ahali, sınıf, cemiyet, cemaat ve kavimlerin maruz bulundukları baskı ve zulümlere karşı verilmesi gereken mücadelelerin ortak adı olarak veya daha ileri bir iddia ile İslâm’ı siyasi sistemin belirleyicisi ideolojik bir sistem şeklinde anlaşılan “İslâmcılık” söz konusudur. Zulme, haksızlığa, yanlışa karşı fikir ve eylem düzeyinde karşı durmak, İslâm’ın bir gereği, hatta emridir. “Marufun emri, münkerin nehyi” de her müslümanın vazgeçilmez ve devredilemez görevidir. Ancak yüce İslâm, bunlardan ibaret değildir. Dolaysısıyla, İslâm’ın mahza Ed-din olmak vasfını zedeleyecek, O’nu başka dünyalara ait politik-ideolojik jargonların, sloganların çerçevesine hapsetmekle sonuçlanacak her tutum, İslâm’a ve Müslümanlara zararlar açmaktan başka bir işe yaramaz. Bu ve benzer yol ve usuller, İslâm’ı insanlar nezdinde din olmaktan uzaklaştırmaktadır.
İkinciçıkmaz sokak ise, dine de akla da aykırı olduğu ap açık bilinen din-dünya ayırımıdır. Bu ayırımdan hareketle, din ile dünyanın ayrı alanlar olduğu, dünya işlerinin dinden arındırılması, dinin ise evlere hatta münhasıran kalplere hasredilmesi gerektiği, İslâm’ın bir vicdan ve ahiret işi olduğunun savunulmasıdır. İfadelerin bu kadar kaba ve bayağı şekilde yer aldığı metinler ve konuşmalar muhatabımız olmayabilir. Ama aynı fikirler, çoğu zaman son derece inceltilmiş, İslâm’dan yana bir üslupla ve kutsal metinlere dayandırılarak tezgahlanır.
Mesela Mısır’lı yazar Muhammed Said Al-Aşmavi, “Al-İslâm al-siyasiyy” ( Siyasi İslâm ) adında bir kitap yazıyor. Bu kitabın sağlıklı bir tercümesi mevcut değil. Bu sebeple, eldeki tercümesinden hareketle hakkında tam bir hüküm vermekten geri duruyoruz. Ama bu kitap tercümesi dolayısıyla gözümüze batan husus şu oldu:
Kitap, önce Arapça aslından Fransızca’ya tercüme ediliyor. Fransızların bilgi susuzluğunun (?) haddine bakın siz. Mütercim Richard Jacquemond, kitabı “keyfine” göre ve tasarrufla (kısaltarak) tercüme ediyor ve kitabın Fransızca baskısında adını “islâmisme Contre l’islâm” (İslâm’a Karşı İslâmcılık) olarak değiştiriyor. Kitabın Arapça adının Fransızca karşılığının, yakın bir ihtimalle dahi bu olmadığı kesindir. Daha adından başlayarak yapılan bu tasarrufun muhtevasında ne boyutlara vardırıldığını tahmin zor olmasa gerek. Hikaye burada bitmiyor. Milliyet yayınları, -her nasılsa- bu kitaptan haberdar oluyor. Kitabın Arapça orijinaliyle hiç ilgilenmeyen Yayınevi yetkilileri, onun kirletilmiş Fransızca baskısını Sibel Özbudun vasıtasıyla Türkçe’ye kazandırıyorlar: “İslâm’a Karşı İslâmcılık, Milliyet Yayınları, 1993.”  Salt bu kitabın Fransa ve Türkiye’deki serüvenini izlemek bile olağanüstü aydınlatıcı. Kitabın ilk satırları şöyle:
“Allah, İslâm’ın bir din olmasını istemişti; ama insanlar, onu bir siyaset yapmaya kalkıştılar. Din, geneldir, tümeldir, toptanlaştırıcıdır. Siyasetse kısmîdir, aşiretçidir, zaman ve mekan anlamında sınırlıdır. Dini, siyasetle sınırlamak, onu dar bir alana, belirli bir topluluğa, bölgeye ve zamana mahkum etmek olur.” (İslâm’a Karşı İslâmcılık, s. 11 ) Fransa camiasından hararetli alkışlar!..
Yazarın bir spekülasyon yapmağa niyetlendiği açık. Daha O’nun “İslâm”dan ve “siyaset”ten neyi anladığını öğrenemeden yaman bir mukayese ile karşılaşıyoruz. Kitap boyunca işlenmek istenen fikrin özü şu: Müslüman, siyasi hiçbir talebini Müslüman olarak dile getirmemeli, dünya işlerini, kendilerini dinden soyutlayabilmiş (?) siyaset esnafına bırakmalı, hak ve taleplerini onun kapısında dilenmelidir. Zaten İslâm'ın 6,000 şu kadar ayetinden 200 kadarı dünyadaki bazı işleri tanzim ediyor. Kalanlar ise kıssa ve ahlaki öğütler. Öyleyse böyle bir Kutsal kitap, nasıl olur da dünya işlerini tepeden tırnağa düzenleme iddiası güder ilh. Oryantalistlerin sayısız kitapla fikri zeminini oluşturduğu bu ve benzeri tezler, Avrupalı devletlerce yıllardır pratiğe aktarılıyor. İstenen şudur:
Müslüman, kendi kaderi ile ilgili zinhar bir şey düşünmesin, yapmasın, “pis” dünya işlerine bulaşmasın, dini de dünya pisliklerinden uzak tutsun; aksi halde Allah gazap eder; Müslüman, dünya işlerini ve idaresini, Müslüman olması gerekmeyen profesyonellere devretsin.
Böylesi tezleri bilerek ve inanarak savunanların İslâm’la bir ilgilerinin kalmayacağı bellidir. Bu anlayış, doktriner anlamda İslâm’ın “hesap günü-kişisel sorumluk” akidesiyle doğrudan çelişir; pratikte ise “marufu emir, münkeri nehiy” görevi ile Hz. Peygamber’in (s.a.s.),  inanan insanın “kötülüğü gördüğünde” koymasını talep ettiği üç davranış biçimini ortadan kaldırır. Bu çerçevede din, din olmaktan çıkar, bir aksesuar, garnitür ve sos haline gelir.   
Hiç şüphesiz, bu ikinci yolun da ilerisi çıkmazdır ve yolun sonunda din adına elimizde özünden, bağlamından, kaynaklarından koparılmış, bir oyuncaktan başka bir şey kalmaz. Konunun bu taraflarına aşağıda yeri geldikçe yine döneceğiz. Şu aşamada dini politik-ideolojik beşeri bir sisteme dönüştürmekle sonuçlanan “İslâmcı” anlayışla, bu anlayışa yöneltilen haklı tepkilerden de güç kazanan ve İslâm’ı  dünyevi tüm alanlardan kovmayı hedefleyen “laikçi” bakışın çıkmazlarına işaretle yetindik.
         Asıl amacımız ise “İslâmcılık” çevresinde oluşmuş bulunan teorik, kavramsal açıklamalardaki belirsizliğe dikkat çekmektir. “İslâmcılık” meselesini ele alırken pek çok yazar arasından bizce çok önemli ikisini, İsmail Kara ile Mümtaz’er Türköne’yi öne çıkarmayı uygun bulduk. Aşağıda bu yazarların fikirlerini yakalayabildiğimiz kadarıyla ana hatlar şeklinde aktaracağız. Ancak tam da burada ortaya koyacağımız birkaç nokta, hem konuyu da hem de onları anlamamızı kolaylaştırabilir.

“İTTİHAD-I İSLÂM” VE “İSLÂMCILIĞI” ANLAMAK

         Hariçte hazırlandığını düşündüğümüz bu kimlik ve gömleklerin dahili gerekçelerinin de bulunduğu inkâr edilemez. İ. Kara’nın ilk baskısı 1986’da yayınlanan (Risale yayınları) “Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi”nin (tamamı 3 cilt) “Giriş” kısmı ile yine aynı yazarın ilk baskısı 1993’te yayınlanan “İslâmcıların Siyasi Görüşleri” (İz Yayıcılık) kitabının bütününde konu hakkında kıymetli tahliller yer alıyor. Keza M. Türköne’nin ilk baskısı 1991’de yayınlanan “Siyasi İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu” (İletişim Yayınları) kitabında da çok önemli tespitler bulunmakta. Her iki yazar da bizde Şerif Mardin’in sistematize etmeye çalıştığı (Hilmi Ziya Ülken’in haklarını saklı tutmak kaydıyla) fikri-siyasi tarih çalışmalarını epeyce ileriye taşımışlardır diyebiliriz. Fakat bu olumlu taraflarına rağmen yazarların “İslâmcılık” şeklindeki adlandırma ve kavramlaştırma teşebbüslerine olan itirazımız, öneminden bir şey kaybetmiyor.
         “İttihad-ı İslâm” ve “İslâmcılık”ın dahili gerekçeler penceresinden anlaşılması meselesine gelince...
         19. yüzyılın facia tablolarıyla dolu siyasi-askeri olayları sonunda Osmanlı Devleti, çok büyük toprak kayıplarına uğradı ve küçüldü. Osmanlı’nın, düşmanlarına bıraktığı topraklardaki Müslüman milletler, başka devletlerin vatandaşları oldular. Böylece 20. Yüzyılın başlarında kendini, hükümranlığı altında tuttuğu yoğun Müslüman nüfustan dolayı “İslâm İmparatorluğu” ilan etme cüretini gösterebilecek en az üç devlet çıkmıştı ortaya: İngiltere, Fransa ve Rusya.
         Bu tarihlerdeki kayıtlara geçmiş resmi nüfus rakamları (bilhassa İngiltere ve Fransa’nın bu yıllarda nüfus sayım merakına kapıldıkları ve kendi imkanlarıyla Osmanlı ülkesi ve mücavir memleketlerde nüfus sayımı yaptıklarını ibretle hatırlamalıyız), kesin bir şekilde Müslümanların Osmanlı Devletinde azınlıkta bulunduğunu gösteriyor. Bu, ne dehşet verici bir şeydir. Yine aynı tarihlerde, yaşayan son imparatorlukların da çözülmeye yüz tuttuğu ve milli devletlerin güçlenmeye başladığı, az bir zaman sonra da “Wilson Prensipleri”nin ilan edildiğini hatırlayalım. Tüm bunlar, dönemi iyi anlamamızı sağlayacak çarpıcı anekdotlardır.
         İmdi, Osmanlı Devleti’nin bir İslâm devleti olarak, İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından muhatap bulunduğu pek çok tehdit yanında, kendilerini aynı zamanda birer İslâm devleti olarak hazırlamaya başladıklarını da görmekte olduğunu düşünelim. İngiliz İmparatorluğu hükümranlığındaki Müslüman nüfusun, Osmanlı’nın Müslüman vatandaşlarından birkaç kat fazla olduğunu (bugünkü Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan), Fransa’nın Fas, Tunus, Cezayir ve kısmen Orta Afrika’daki bazı bölgelerde hakimiyetinde tuttuğu Müslüman nüfusun toplam Fransız nüfustan az olmadığını, Avrupa Rusyası ve Orta Asya’da Rusların idaresindeki Müslüman nüfusun ise 20. Yüzyıl başlarında yirmi milyon civarında bulunduğunu... Bilhassa Fransa ve İngiltere’nin “vahşi Müslümanları medeniyet katarına eklemek” gibi hümanistik yüce (?) bir misyonunun meş’alesini tutan çağdaş misyonerlerini (asker, diplomat, tüccar, din adamı, sağlık personeli, öğretmen, gazeteci) bu diyarlara sevk ettiğini...
         Böyle bir zamanda ve bu ortamda Osmanlı için uyuyan Hilafeti uyandırmak ve “İttihad-ı İslâm”a sarılmaktan başka yol mu vardı? “İttihad-ı İslâm”, Osmanlıların sonradan icat ettikleri bir politik malzeme değildir. Zaten her düzgün müslümanın ruhunda bulunan bir idealin, zora düşülen bir anda hayata geçirilmesi arzusudur. Fakat bu refleksi isimlendirmeyi, bulunan isim çevresinde spekülasyon ve blokajlara gitmeyi, ortaya konan pratiği, lanetli ve medeniyet karşıtı bir davranış olarak çerçevelemeyi Avrupalılar gerçekleştirmiştir. Hala “ittihad-ı İslâm” denince tüyleri dikilenler varsa bu, o günlerden kalma bir virüsün marifetidir.
         Avrupalılar, aynı şeyleri bugün “İslâmcılık” için yapıyorlar. İsimlendiriyorlar, tarif ediyorlar, alt edebilecekleri düzeyde karşıt teşkilatlanmalara zemin hazırlıyor, bazen ihdas ettikleri “ötekiler”i bizzat organize ediyor, sonra bunları hedefe yerleştiriyor, saldırıyor ve imha ediyorlar. Avrupa’nın düşmanları olan “ötekiler”in ortak vasfı, dün olduğu bugün de emperyalist yayılmaya karşı oluşan tabii reaksiyonlar değil, modernleşmeye, çağdaşlaşmaya karşı vahşice (?) direnişlerdir. 
                   Gelelim “İslâmcılık”a....
         Osmanlı ile birlikte İttihad-ı İslâm da ortadan kalkınca, “İslâmcılık”, Avrupa’nın ünvanını korumasına hizmet edecek yeni rakibi olmak üzere belirlendi. “İslâmcılık”, Batı için somut, ciddi ve yakın bir tehlike değil, en büyük potansiyel tehlike olan İslâm’a ve Müslüman ülkelere erken müdahalenin bir gerekçesi olarak deklere edildi. Hedef İslâm, vasıta “İslâmcılık” oldu.
         Bilindiği gibi klasik devlet modeli, vatandaşının tüm hayatını düzenleyen kurallar koymaya kalkışmazdı. Ülkenin en ücra köşesinde yaşayan bir vatandaşın bir ömür boyunca devlete bir kez dahi işi düşmeyebilirdi. İnsanlar, günlük yaşayışlarını kendi gelenekleri çerçevesinde sürdürür, problemlerini yerel ve sivil heyetler önünde (tahkim, sulh) çözerlerdi.
         Oysa modern devlet, sınırları içindeki bütün vatandaşlarının tüm ilişkilerini düzenleyen yasalar, yönetmelikler hazırladı. İnsanlar, devlet mührü taşıyan vatandaşlık belgeleri, kimlik cüzdanları edinmeden yaşama hakkına sahip olamamaya başladılar. Devlete karşı göreceli olarak özgür yaşamaya alışmış ve yazılı da olması gerekmeyen yerel kurallara tabi bulunan geleneksel insan, bu yapıyı içselleştirmekte zorlandı.
         Modern devlet, toplumsal alanları düzenleme ve denetleme hakkını kendi tekelinde tutuyordu. Tanzimat’tan itibaren merkeziyetçi bir modern devlet olma kararı vermiş bulunan Osmanlı da, ülkenin her yerinde geçerli olacak normatif hukuk kuralları, kanunlar, nizamnameler ihdas etmek ihtiyacındaydı. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye adlı o muhteşem hukuk külliyatı, işte bu ihtiyaçtan doğdu. Mecelle, yüzlerce yıllık Hanefi hukuk okulu birikiminin Avrupai usulle kodifikasyonudur.
         Mecelle’nin o harikulade belağati, yalnızca bir hukuk metni olmaktan öte, tefekkür ve hikmet pırıltıları ile dolu muhtevası, Onun Modern Devlet projesinin bir parçası olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu kodifikasyon çabasının muhteva bakımından İslam’la doğrudan aykırılık oluşturmasa bile, usul bakımından (hukuku statikleştirmesi, yargıca çok az takdir hakkı bırakması, olaya özel hukuksal içtihat alanını daraltması ilh.) eleştirilebilmektedir. Mecelle’nin bir başka özelliği de “İslâmcılık” araştırmaları için münbit bir kaynak olmasıdır.
         Ancak ne İsmail Kara, ne de Mümtaz’er Türköne Mecelle’ye bu açıdan bakmazlar. Kara, “İslâmcılık”  hareketini zaman olarak II. Meşrutiyet, kişiler olarak da ilk nüvelerini, izlerini işaret etmesi bakımından C. Efgani temelinde ele almak isterken, Türköne, bu yaklaşımı yanlış bularak, C. Efgani’nin “İslâmcılık” bahsinde neredeyse bir hiç olduğunu söyleyerek “siyasi ideoloji olarak İslamcılık”ı Namık Kemal’e dayandırır. Her ikisi de Mecelle’yi muhtemelen devlete ait resmi bir metin olduğu için “İslâmcılık”  çerçevesinde ele almazlar.
         Oysa Mecelle hukuki biçim olarak modern, lisan ve muhteva olarak geleneksel ve İslâmidir.
         “İslâmcılık”  denen şeye -o neyse-  hiçbir metin Mecelle kadar (1869’da hazırlanmaya başlandığı düşünülürse) ve bu metni hazırlayan Ahmet Cevdet Paşa ve arkadaşları kadar malzeme vermez. Ancak araştırmacılar, bunu göz ardı ederler.
         Özetle, 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlıların, ülkeyi ve devleti Avrupa’nın öldürücü saldırılarına karşı korumak maksadıyla aldığı tedbirler cümlesinden, devleti mevcut sınırları içinde ayakta tutmak için yapılanlara “ittihad-ı İslâm” ve Modern Devlete geçişi temin edecek fikri, hukuki teşebbüslere “İslâmcılık” diyerek, konuyu her tür spekülasyonun kolayca yapıldığı “dini kavramlar” alanına taşımak, Müslümanları dini-dünya ayrımına doğru sürükleyecek açmazlara düşürmek, bizce büyük bir yanlışlık olmuştur ve bu yanlışlık günümüzde de devam etmektedir.    


 “TÜRKİYE’DE İSLÂMCILIK DÜŞÜNCESİ”

“İslâmcılık”  dendiğinde ne kast edildiğini bir türlü anlayamadığımızı pek çok kere yazılarımızda ve sohbetlerimizde herkese anlattık. Ama kimseden sadra şifa olacak bir izah, tarif ve tasnif de gelmedi.
İsmail Kara gibi nadirattan, mütebahhir bir araştırmacının meseleye vaziyet ettiğini duyunca heyecanlanmıştık. Ama Üstadın kitaplarını görüp, büyük bir istifade ile okuduktan sonra şu “İslâmcılık”  denen şeyin yine bizim bakımımızdan karanlıklarda kaldığını hüzünle idrak ettik. İsmail Kara, “İslâmcılık” denen şeyi – o neyse – herhangi bir ihtirazi kayıt koymadan kabul ederek işe başlıyor, kendince ve başkalarınca “İslâmcı”  sayılan fikir adamlarından bir liste yapıp bunların fikirlerinin bir özetini vererek, fikir tarihimiz bakımından önemli bir işe imza atıyordu.
Ancak bizce bu çalışmalarıyla İsmail Kara, “İslâmcı” denilen şu karanlık kelimenin tedavülde kalmasına, hatta itibar kazanmasına hizmet etmiştir. İsmail Kara’nın bu meş’um kelimenin uluorta kullanılmasını sevmediğini hissetmekle beraber, kelimeye ne sebeple itibar ettiğini anlamaya çalışırken, ilk olarak aklımıza şu husus geldi:  O, muhtemelen bu kelimeyi, kitabının daha fazla okuyucuya mümkün olan kısa zamanda ulaşmasını temin için kullanmış olmalıydı. Daha sonra da şunları düşündük:
Türkiye’nin yakın dönem düşünce tarihinin kolay anlaşılmasını sağlayacak bir usul olarak, fikir akımlarını -Avrupa’da olduğu gibi- sınıflandırmanın bir zorunluluk olduğu düşünülmüştür.
Nitekim bilimsel çalışma tekniklerinde, tecrid, tahlil, terkip ve tasnifin, bilimsel çalışmaların vazgeçilmez birer vasıtası olduğu malumdur. Mesela Yunan filozoflarını stoacılar, epikürcüler, Müslüman filozofları meşşailer, işrakiler ilh. şeklinde sınıflayarak anlatmak, felsefe çalışmalarında genel kabul görmüş bir usul olmuştur. Esasında bütün felsefe ve fikir tarihleri de ancak bu kabil sınıflandırmalarla vücut bulabilmektedir. Klasik dönem İslâm uleması ve hükemasını, kelamcılar, hakimler, muhaddisler, müfessirler, fakihler, sufiler gibi ana başlıklar altında toplayıp, sonra bunları da kendi içlerinde çeşitli kıstaslara göre ayırıma tabi tutmak mümkün olabilmektedir.
Bu tecrid ve tasnif usulünün alternatifsizliği iddiasını temkinle karşılamakla birlikte, başkaca bir usul göremediğimizden var ola geleni aynen kabul ettiğimizi farz edelim. Diyelim ki, yakın dönem düşünce tarihimizi ancak belirli kıstaslar koyarak araştırma konusu edinebiliriz.  “İslâmcı” kelimesi bu sebeple, zaruri olarak kullanılmış bulunsun. Bizim çözemediğimiz mesele, herhangi bir tasnife ve tecride tamamen karşı olduğumuzdan değil,  “İslâmcı”, şeklindeki bir tecrid ve tasnifin hangi sebeplerle ve ne gibi ölçülere dayanılarak yapılabildiğinin yeterli aydınlık sağlayacak şekilde ifade edilememesi ve bu yolda söylenenmiş bulunanları da anlamakta çektiğimiz güçlüktür.
 İsmail Kara, “İslamcılık” için bir tarif denemesine girişmiyor değil:
         “İslâmcılık, 19-20. Yüzyılda İslâmı bir bütün olarak  (inanç, ibadet, ahlaki, felsefe, siyaset, eğitim...) hayata hakim kılmak ve akılcı bir metotla Müslümanları, İslâm dünyasını Batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden ... kurtarmak, medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri baskın siyasi, fikri ve ilmi çalışmaların, arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir harekettir.”
         Bu cümlelerin kitap boyunca ele alınan konuların başarılı bir özeti olduğu, ama “İslamcılık” adına herhangibir tarif getirmediği açıktır; getiremediği bizce hiç getirilemeyeceğindendir.  Bu, tam bir manipülasyondur ve herhangi bir oryantalistin ağzından çıktığında anlamlıdır. Kara, 3 ciltlik kitabına temel oluştursun diye kaleme aldığı “Giriş”te bu tarif denemesinden sonra, “İslamcı” lığı hazırlayan şartları anlatmak babındaAvrupa’daki gelişmeleri ve Osmanlıların bunlar karşısında yeni arayışlara girmelerini anlatıyor; devamla yeni doğan (!) çocuğun isim babasını bulmağa çalışıyor. Kısa bir etimolojik gezintide Yusuf Akçura’dan başlayarak, Ziya Gökalp, Ahmet Naim, Hilmi Ziya Ülken, Fazlurrahman, Erol Güngör ve Enver Ziya Karal’ın “İslamcılık” anlayışlarını özetliyor.    
            Haksızbirşekilde ve “rızası alınmadan” “İslâmcı” ilan edilmiş bulunan büyük İslâm alimi Babanzade Ahmet Naim Efendi, “İslâm’da Davay-ı Kavmiyyet” adlı risalesinde (Sebilürreşad, 1914) şöyle söylemekteydi:
         “... Bu,  << .. cı >> edatının <> ve <<İslâm>> kelimelerine eklenmesi ne kadar fena oluyor!.. Ben burada yapmacık bir mana hissediyorum. Bu nisbeti, kendilerine şiar edinenler, bence yanlış isim seçmişler. Zira Türk ve Arap olan kimse, Türkçü ve Arapçı olmaz. O kısaca Türktür, Araptır. <<İslâmcı>>nın da Müslüman demek olmadığı, Türkçe lugat ile en küçük ilgisi olanlarca malumdur.”
         Ahmet Naim Efendi, ileride kendisini “İslâmcı” olarak adlandıracaklara cevabını peşin vermiştir.  İsmail Kara, “Giriş”in daha sonraki bölümlerinde “İslamcıların Siyasi Görüşleri, İslâmcıların fikir Endişeleri”ni ele alır. Kara, siyasi görüşler konusunu ileride ayrı bir kitap olarak yazacaktır.
Kara, belki de Türköne gibi “İslamcılık” ı münhasıran bir siyasi proje olarak görme eğilimine girmiştir daha sonra. Bunu bilmiyoruz. Ama varsa böyle bir şeyin “İslamcılık” adıylayapılanların veya yapıldığı farz edilenlerin yüce, temiz ve mübarek İslam dinini ilzam etmesine kapı açmamak bakımından anlamlı bulunması gerekir. Nitekim “İslâmcıların Siyasi Görüşleri” (İlk baskı 1994, İz Yayıncılık) isimli kitabında İsmail Kara, “İslamcılık” konusundaönceki kadar rahat değildir. Kavramsallaştırma hususunda tereddütlere düşmüştür. Şehbenderzâde Ahmet Hilmi, Musa Kâzım, Said Halim Paşa, Seyyid Bey, İskilipli Âtıf, Ahmed Naim, Mehmed Akif Ersoy, Elmalılı Hamdi Yazır, Ferid Kam, Mehmed Ali Ayni, İzmirli İsmail Hakkı, İsmail Fenni Ertuğrul, Ahmet Hamdi Akseki, Mustafa Sabri, Said-i Nursi, Şemseddin Günaltay, Eşref Edip, Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Hayrettin Karaman ve İsmet Özel’i “İslamcılık” adlı odaya tıkmanın sayısız mahzuru bulunduğu hemen ortaya çıkmıştır. Hayrettin Karaman ve hele de İsmet Özel’in, kapısında “İslamcılar” yazan bir sınıfta bulunmak hakkında şimdilerde ne düşündükleri de merak konusudur. 
         İslamcılık meselesinde çıkan ve çıkacak kargaşanın farkında olan İ. Kara’nın “acaba?”arı artmıştır son kitabında; şunları söylüyor:
          “İslâmcılığı ve siyasi görüşlerini nasıl değerlendirmek uygun ve doğruya yakın olur? İslâmcılık acaba modernleşme ve batılılaşmanın karşısında dini ve geleneksel değerlerle kurumları savunmaya yönelen muhafazakâr ve muhalif bir hareket mi, yoksa Avrupa medeniyeti merkezli ıslahat teşebbüslerine paralel giden, onları İslâmi açıklamalarla destekleyen, içselleştiren, meşrulaştıran ve nihai olarak İslâmi kalmayı savunmakla beraber hareket noktası, metodu ve argümanları itibariyle modernleştirici yönü ağır basan, batılı değerlerle İslâmi değerlerin uyum içinde var olabileceklerini mümkün gören sentezci-telifçi bir akım mıdır?” (İ. Kara, İslamcıların Siyasi Görüşleri s. 21)
         Soru sorulmuştur, ama cevabı yoktur... “Acaba?”lar devam edip gider... Önemli olan dört adet kitaptan sonra bile yazarın “İslamcılık”’tan  ne anlaşılması gerektiğini bilmemekte olduğunu açıklamış olmasıdır. Aslında bizim de soracağımız bir dizi soru, “İslamcılık” çevresinde yaşanan karmaşayı daha kolay ortaya koyabilir.

         SORULAR... SORULAR...

            Bir kere kendilerini “İslamcı” olarak adlandırmayanları, hatta buna açıkça itiraz edenleri           -Ahmet Naim gibi- “İslamcı” diye adlandırmak nasıl bir şeydir? Ahmet Naim Efendi, reddetti de ötekiler kabul mu etti “İslamcılığı” ? Kesinlikle hayır... Hayata, hadiselere ve dünyaya bir Müslüman olarak her an yeniden bakma eyleminin “İslâmcılık” olarak karikatürize edilmesini hiçbir Müslüman kabul etmez.  O, bunu bir “meslek” olarak değil, bir ibadet olarak yapmaktadır çünkü.
         O halde kim “İslamcı” ?
            “İslamcı” aynı zamanda Müslüman mı?
“İslamcılık” bir fıkhi ya da itikadi mesele mi? “İslamcı”, nasıl bir Müslüman, onu diğer Müslümanlardan ne ayırır? “İslamcı” aynı zamanda Müslüman da mı demek olur, yoksa Müslümanlıktan başka ilave bir sıfat mıdır?
         Mesela Ahmet Naim “İslamcı” oluyor da, Celal Nuri (İttihad-ı İslâm ve Hâtem’ül Enbiya kitaplarının yazarı) neden “İslamcı” olamıyor?   Yusuf Akçura ve Ağaoğlu Ahmet, Sebillüreşad’ın önemli yazarları iken kim tarafından, ne zaman ve hangi hakla ve sebeple “İslamcılık”tan çıkarılıyorlar?
         Ziya Gökalp, neden “İslamcı” olmasın?
         Şemsettin Günaltay, nereye ve ne zamana kadar “İslamcı”, nereye ve ne zaman kadar değil? Şemsettin Günaltay, eğer listeye dahilse Ali Suavi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Mizancı Murad, Ahmet Midhat, Ahmet Cevdet Paşa, Mustafa Reşit Paşa neden değil? Şerafettin Yaltkaya neden yok? Hayrettin Karaman’a evet de Hüseyin Atay’a neden hayır? İsmet Özel bu vadide anılmaya değer bulunuyor da Erol Güngör niye bulunmuyor veya Mehmet Aydın?
         Bu “İslamcılık”  denen şey, sadece Türkiye’ye has bir şey mi? Mesela Rusya’da kimler “İslamcı” ? Mısır’daki islamcılar nasıl adamlar?
         “İslamcılık” politik-ideolojik bir hareketse başarısı ya da başarısızlık durumuna göre vazgeçilebilecek, eleştirilebilecek bir şey olmaz mı? İslâm, “İslamcı”larvasıtasıylaeğer ülkeye ve insanlara umulan refahı veremezse, bunların hangisinden vazgeçmek (?) gerekir?
         Acaba müslümanlar bir bataklığa mı saplandı; “ittihad-ı İslâm” ve “İslamcı”lıkla? İslâmı politik-ideolojik bir proje şeklinde sunduğunuzda, insanların kendi dinleri ile çelişkiye düşmeleri kaçınılmaz değil mi? “İslâmcı” -o neyse- bakış, önünde sonunda İslâm’ın bir din olarak algılanmasının başlıca engeli değil midir?
         Bir müslümanın, karşılaştığı sorunlara İslâm’dan cevap araması kadar tabii bir şey olamaz. Eğer bu “İslamcılık”sa, böyle bir şey, niye 19-20. Yüzyılda ortaya çıkmış olsun?
         Konuya bu çerçeveden bakıp bazı çözüm tekliflerimizi daha sonraki yazılarımıza erteleyerek Türköne’nin çalışmasından da kısaca söz edelim.

         “SİYASİ İDEOLOJİ OLARAK İSLAMCILIK”
                        
         Mümtaz’er Türköne, iddialı çalışması “Siyasi İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu”nda “İslâmcılığın” inşasında etkili olan iç ve dış siyasi unsurları öne çıkarır.  Meseleyi şu şekilde ortaya koyar:
“İslamiyet, ne zaman, nerede, kimler tarafından ve hangi endişelerle bir kitle ideolojisine dönüştürüldü? Bu araştırmanın
cevabını aradığı soru budur. Bu sorunun cevabını doğru olarak
verdiğimi sanıyorum. Cevap ise kısaca şu: “1867-1873 yılları arasında, İstanbul’da, bir grup Osmanlı aydını tarafından, modern dünyanın meydan okumalarına karşı koyma endişeleri ile İslamiyet, bir ideolojiye dönüştürülmüştür. Değişik tavsiflere 
uğrayan günümüz ideolojik İslâmcılığının kaynakları, benim dönüşüm sürecini sergilemeye çalıştığım bu dönemde saklıdır. Bir düşüncenin veya ideolojinin doğuş sürecini aktarmaya çalışan araştırma1ar belirsiz, gevşek ye zayıf ipuç1arından yola çakarak bir tablo oluşturmaya ça1ışır1ar. İslamcılığın doğuşunun, benim meydana getirdiğim tablonun yeteri  kadar müşahhas ve tutarlı olduğum kanaatindeyim. Okuyucu, yukarda sorulan sorunun cevabini müşahhas ye tatmin edici karşılıkları ile kitapta bulabilecektir.”
         Görüldüğü gibi Türköne de “İslâmcılık” adı verilmiş bir hareketin varlığını kabul etmekte, ancak Kara’dan az farkla onun siyasi bir ideoloji olduğunu vurgulamaktadır. Türköne, Kara’nın, “İslâmcılık” hareketini II. Meşrutiyet ile başlatmasına karşı çıkmakta, hadiseyi Yeni Osmanlılara bağlamaktadır. İttihad-ı İslâm, Sultan Abdülhamid’in eseri olmadığı gibi -Abdülaziz devrinde başladı- “İslâmcılık” da Efgani ile doğmaz. Türköne, İslamiyet’in siyasi ideolojiye dönüştürülmesinin zamanla geleneksel İslamı etkisizleştirerek Laik bir uygulamaya zemin hazırladığını da savunur. Eğer sözü edilecekse, “Türk İslâmı” denen şey işte budur, demektedir. Yeni Osmanlılar ve sonra gelen “İslâmcılı”lar, İslamiyet’in akla uygun olduğunu, kapanan içtihat kapısının açılması gerektiğini, Batının ilim ve teknikte üstün olduğunun inkar edilemeyeceğini savunuyorlardı. O’na göre, Yeni Osmanlıların ittihad-ı İslâmcılığı ve sonradan vücut bulan “İslâmcılık”, siyasi şartlardan doğmuştu, bu aşamada siyasi bir hareket projesi ile karşı karşıyayız, ama daha sonra “İslâmcılık”, siyasi bir ideoloji olmuştur...

         SON NOTLAR

         İster münhasıran siyasi bir ideoloji, isterse daha genel bir fikir hareketi, bir okul olarak değerlendirilsin, “İslâmcılık” diye bir şey yoktur. Osmanlı-Türk ulema, fikir adamı ve devlet erkanının 19.-20. Yüzyıllarda Avrupa ile hesaplaşma dairesinde gerçekleştirdikleri büyük rönesansı “İslâmcılık” diye istihfaf etmek, edilmesine vesile olmak, hamakattir. Müslümanların, kendi sosyal, siyasi, iktisadi, fikri durumlarına İslâm açısından bakmaları asla tarihte “yeni” bir durum değildir. İslâm var olalı beri “yeniden bakış” sayısız kerre yaşanmıştır.
Ahmet Cevdet Paşa’dan Ali Suavi'ye, Yusuf Akçura’dan Ziya Gökalp’e ve Mehmet Akif Ersoy’a kadar yüzlerce Müslüman Türk münevverinin bir kısmını “İslâmcı”  diğerini değil şeklinde nitelemek, son iki asırdır fikir alanında yaşadığımız gayet sağlıklı ve toplumumuza yaşama umudu veren büyük fikir hareketlerini hafife almaktır. Bu zaman diliminde yaşayan fikir adamlarımızın hepsine eğer ölçülerinize sadıksanız “İslâmcı” demeniz gerekir; ya da “İslâmcılık”  gibi meş’um bir kelimeyi hiç ağıza almamalısınız. Başta Osmanlı-Rum vatandaşı Sava Paşa olmaküzere pek çok musevi, ermeni ve dönme Osmanlı Vatandaşı’nı da “İslâmcı” olarak nitelemek pek ala mümkündür. Ama esasında hiç kimse “İslâmcılık” adıyla bir ideoloji, bir ekol kurmadı, yine hiç kimse böyle bir mezhebe  “intisap” etmedi. İslâm dünyasında ana gövdeyi ve beyni oluşturan Osmanlı-Türk noktai nazarından, yüce İslâmı ithama maruz bırakacak, ilzam edecek  hiçbir marijinalite zuhur etmez, geçmişte de etmemiştir. Fakat İslâm düşmanlarının cirit attıkları uç bölgelerde her tür sapıklığın İslâm adına icrası her zaman mümkün olmaktadır. Bunlar da ancak İslam’la bir davası olanlar tarafından “İslâmcı” türündennitelendirilmelere muhatap olabilirler. Avrupalılar, Taliban çetesine “İslâmcı” diyebilir, hatta “İslâmcı” diyebilmek için onu, ya da başkalarını bizzat üretebilirler... Fakat biz, en hafifinden o mübarek kelimeyi, Allah’ın seçtiği o güzel ismi uluorta ve keyfimizce kullanamamak adına “İslâmcı” diye bir kelimeye itibar edemeyiz.
         O halde “İslamcılık”tan ne kalıyor geriye?  İslâm düşmanı Batılı odakların ve Oryantalistlerin, kendi hükümranlıklarını güçlendirip yaşatmak maksadıyla icad ve ihdas ettikleri bir vasıta?..  “İslâmcılık”ın oryantalizm konuları içinde bir alt başlık olmaktan başka herhangi bir özelliği yoktur; konuyu ancak bu başlık altında incelemek mümkün ve doğrudur. O takdirde de dönüp Taliban’a bakmamız gerekir, Elmalılı Hamdi Efendi’ye değil       
            Konu,  başka açılardan ele alınmaya devam edilecektir.

(Yazı, yaklaşık 20 yıl kadar eski. Hayli emek verilmiş bir çalışma idi. Çok az bir kısmında değişiklik gerekebilirdi, ama yapmadım. Yazının ilk hali Bilgi ve Hikmet'te (1993 Sayı 1) çıkmıştı. 90'ların sonlarında Umran'da bir kez daha yayımlandı.)

Etiketler: , ,