21 Ağustos 2018 Salı

MEHMED AKİF'İN BİR DESTAN KAHRAMANI OLARAK PORTRESİ

                                Mehmet Akif AK                                                                                    
Şu hükme çok az sayıda itiraz eden bulunur fikrindeyim:
Mehmed Âkif ERSOY'un hayatı baştan sona bir destan ve kendisi de bu destânın yegâne kahramanıdır. Ne hikâye, ne roman, ne de filmlerle O'nun hayatını anlatmak mümkündür!
Açıldığı zaman bir kürre, hatta kâinat!.. Kapandığında bir zerre, bir avuç toprak.
Yayıldığı anlar, en yüksek dağların zirvelerinde rastlarız. O’nun ayak izlerine, eteklerde dolaşmaz. En kudurgan deryalar, ancak ayak uçlarını ıslatır. En yüksek tepelere basarken avuçları da yıldızlarla oynar.
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namiyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecrâmiyle;
Mor bulutlarla açık türbene çeksem de tavan,
Yedi kandilli Süreyyayı uzatsam oradan,
Sen ki bu avizenin altında bürünmüş kanına,
Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına.

Göklerdedir şimdi; devleşmiştir, küçücüktür dünya gözünde; dağlar küçük noktacıklar, denizler gölcük, dalgalar damlacık.

Denizler bisterindir, dalgalar gehvâre-i nâzın,
Nedir dağlar, sema peyvâ senin şehbâl-i pervâzın
Bu anlar işi göklerdedir O’nun. İsyanı da göklere, gazaplanması da. Tebessümü de bulutlar arasından ışıldar. Hiç hissetmese şöyle konuşabilir miydi; konuşmak denirse eğer buna! Asla anlatılamayacak olanın cılız ve renksiz bir kopyası belki de:
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım,
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
İçe kapanma vaktinde bir küçücük nokta; bağırması, fısıltı; haykırması inilti.
Bütün dünyaya küskündüm dün akşam pek bunalmıştım.
            …………………………
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl
Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl

Ağlayışında da, kükreyişinde de, gazaplanışında da sesini yıldızlara duyuran bu adam, arşla uğraşır, fırtınalarla yarışır. Lakin pek uzun sürmez O’ndaki açılma ve kapanma ahvali. Vecdi ve istiğrakı hemen birbirinin ardından gelir. Umudunu umutsuzluk takip eder, umutsuzluğunu umut. Zirveler ile Ka’rı arz arasındaki cevelânı görülmemiş bir sürattedir. İsyanını bir tevbe takip eder hemen. Hatta isyanından önce bile tevbeye yapışır.
Ağzım kurusun yok musun ey adli İlâhî!
Gerçi O, Abdülhak Hâmid’i “ya gökte uçar, ya da ka’rı arzda dolaşır” şeklinde tavsif edip kendini “benim şiirimde ise böyle yüksek hayaller bulunmaz.” diye anlatır. Ne var ki  ancak bazı şiirlerinde durum böyledir. Şair ya gökte ya da ka’rı arzdadır, çoğunlukla da gökte. İsrafil’in sûrunun nasıl olduğunu, daha o üflenmeden öğrenmek sstersek, şu mısralar bize yardımcı olabilir.
Sabâ dağlarda sûr üfler, coşar vadide bin mahşer,
Denizler yükselir, seller döner, taşlar semâ eyler.
Ufuklar çalkalanır, kaynar ziya girdabı göklerde,
Asırlar devrilir, çamlar, çınarlar çırpınır yerde.
Aynı şiirin devamında ağır ağır söner bu kıyamet; sükût, hükümranlığını ilân eder. Her şey sükût içre, kıyamda.
Denizler, dalgalar, dağlar, ağaçlar, gölgeler dalgın,
İlâhi ürperen tek gölge yok bağrında âfâkın.
Ve ardından yerlere kapanır arşın pehlivanı, secdeye varır:
Bırak hâsir kalan seyrinde miracım devam etsin,
Rûkûum yerde titrerken, huşûum arşı titretsin.
İlâhi serseri bir damlanım, yetmez mi hüsranım,
Bırak taşsın da coştursun, şu vahdetzârı imanım.
Kıyılmaz lakin, Allahım bu gaşyolmuş yatan vecde.
Bırak “hilkat”le olsun varlığım yekpare bir secde.

Şairin imanını ifadesi bir yanardağ püskürmesi gibi coşkun ve kızgın. Vefatından on sene evveline kadar umudu da hep taze, yeşil, gümrah; nadiren sararsa da, kâh olup ağzından isyan mısraları kaçırsa da.

Batmazdı bu devlet, “batacaktır” demiyeydik,
Batmazdı, hayır batmadı, hem batmayacaktır.
Tek sen uluyan ye’si gebert azmi uyandır. 
            ……………………
Saldırsa da kırk ehli salib ordusu kol kol,
Dört yüz bu kadar milyon esir olmaz emin ol!

Bütün bu umut şahlanışı, bir an gelir. İnsan olmanın kaçınılmaz bir kader hakikati sonucu, hüsrana dönüşür; kısa süreli bir isyan parıldaması halini aldıktan sonra söner ve umutsuzluk yerini sükûta terk eder.
Tecellî etmedin bir kerre Allah’ım cemalinle.
Şu üç yüz elli milyonu öldürdün celâlinle.
Nedir ilhadı imhalin o sâmit infialinle
Oturmuş eğlenirken senin -hâşâ- zevalinle
Nedir İslâm'ı tenkîlin bu müsta'cel nekâlinle?
...........
Nur istiyoruz sen bize yangın gönderiyorsun.
………..
Ağzım kurusun yok musun ey adli-l ilâhî!

Çok zaman geçmeden şairin hemen kendi içine dalması ve kapanması:
Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım.
……………………
Bunaldım kendi kendimden zaman ıssız, mekân ıssız,
Ne vahşetlerde bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız.
Cihet yok, sermedi bir seddi var karşında yeldânın,
Düşer hüsrana, kalkar ye’se çarpar serserî alnın.

Bu gel-gitler bir devri daimdir şairde. Cânanının, O yüce Peygamberin yeşil yurdunda, Medine’de, Kubbe-i Hadrâ’nın altındaki vecd ve istiğrakı ise bir başka:

“Menâha"dan geçiyorduk, ikindi olmuştu.
Çıkınca karşıma Cânânımın yeşil yurdu,
Gözüm karardı, atıldım harimi câzibine,
Yarıp cemaati düştüm direklerin dibine.
Sonunda bir yere, lakin gömünce varlığımı,
Ridây-ı haşyete hisseyledim sarıldığımı.
Yavaş yavaş o demin duyduğum derin heyecan,
İçimde dondu da bir ra’şe koptu ruhumdan;
Ki hilkatimdeki her zerre ayrı ürperdi!
Önümde sineye çekmiş huşûu titrerdi.
Zemin zemin kabaran saflarıyle gûnâgûn
Zılâl-i câmide halinde bir cihân-ı sükûn!
Evet, o koskoca âlem... Tunuslu, Afganlı,
Transvalli, Buhârâlı, Çinli, Sûdanlı,
Habeşli, Hîveli, Kaşgarlı, yerli, Hersekli,
Serendib'in, Cava'nın, Mağrib'in bütün şekli;
Hülâsa, attığı kollar, muhît-i garbîden,
Cihan cihan dolaşıp, müntehây-ı şarka giden,
O dûdman-ı kerîmin sayılmaz evlâdı,
Huzûr içinde bırakmış bu mahşer-âbâdı!

Ne manzaraydı, İlâhî, o herc ü merc-i samût!
Ki vecde geldi temâşâdan ansızın melekût:
Hurûş edip beşi birden yanık minârelerin,
Hudâ’yı bağrına basmış yığın yığın beşerin
Gömülmüş olduğu ummânı dalgalandırdı;
Deminki mahşeri inletti, Sûr'u andırdı!
Birinci "Eşhedü en-lâ-ilâhe illâ'llâh"
Nidâlarıyle dönerken semâya doğru cibâh,
Duyuldu Merkad-i Pâk'in de, aynı ikrârı
Derin derin gelen âvâzelerle tekrârı
Bütün o ma'kese dönmüştü cebheler şimdi;
Onun sadâları artık muhîte hâkimdi.
İkinci mevc-i şehâdetle aynı aks-i medîd,
Hudâ'yı etti zeminden için için tevhîd.
Üçüncü oldu şehâdet ki, tuttu eb'âdı,
Muhammed'in ebediyyet-güzîn olan yâdı.
Ne gulguleydi o yâdın peyinde dalgalanan!
Nasıl uyanmadı bilmem ki uykudan Cânan?
Muhîti bunca zamandır ki inliyor, az mı?
Kıyâm-ı Haşr'e kadar yoksa hiç uyanmaz mı?
Nasıl sığar ki, İlâhî, hayâle, idrâke:
Şu hâb-gâhı deragûş eden demir şebeke,
-Yerinden oynamıyan dağ kadar vücûdunda -
Bütün bu cûşiçi ürpermelerle duysun da;
O Mihribân-ı Ezel, rûh-i nâzenîniyle,
Uyanmasın koca bir mahşerin enîniyle?

Minâreler yeniden "Lâ-illâhe illâ'llâh"
Terânesiyle coşarken ayaklanıp nâgâh,
Göründü yerdeki saflar huzûr-i Mevlâ'da,
Yayıldı velvelesiz bir inilti eb'âda.
Önümde ümmet-i mazlûmesiyle Peygamber;
Gözümde sel gibi yaçlar, içimde titremeler;
Ne ihtiyârıma sâhib, ne i'tiyâdıma râm,
Ne girdibâd-ı ibâd ortasında bî-âram;
Sularla engine düşmüş sefine pâre gibi,
-Ki şimdi üste çıkar, şimdi bulmak üzre dibi,
İner iner silinir, şimdi tâ uzaklarda,
Yavaş yavaş kabaran dalgalarla kalkar da,
İyân olur yeniden öyle çalkanıp durarak;
Zemîn-i acze kapandım sonunda müstağrak!
Ayılmışım ki: O dehşetli girdibâd, o hurûş,
Sükûna münkalib olmuş da, bekliyor medhûş.
İnince yerlere mahfilden âkıbet bir enîn,
Boşandı gitti o binlerce sîneden "âmîn!"
Boyun bükük kol açık âsümâne, göz kapanık;
Ne inliyor o cemâ'at, ne inliyor artık!
Fezâyı dolduran eller ki Hakk'a yalvarıyor;
Yarıp da boşluğu bir müttekâ-yı nûr arıyor!
Bu başka başka lisanlar, bu herc ü merc âvâz,
Birer niyâz idi Mevlâ'ya... Hem de aynı niyâz!
Evet, şu önde duran ihtiyar Serendibli,
Ya arka saflara düşmüş zavallı Mağribli:
Dalıp dalıp gidiyorken semâyı merhamete,
Gerek bu âleme âid, gerekse âhirete,
Ne istesin ki, berâberce ben de istemeyim?
Şu ben ki... Her birinin ayrı ayrı kardeşiyim.
Ezelde kaynaşan ervâha ayrılık var mı?
Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı?
Olunca minberimiz, Arş'ımız, Hudâ'mız bir:
Benim de beklediğim nûr onun da gâyesidir.

O nûru gönder İlâhî, asırlar oldu, yeter!
Bunaldı milletin âfâkı, bir sabâh ister.
İnâyetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm
İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm!
Bu secde-gâha kapanmış yanan yürekler için;
Bütün soluklan feryâd olan şu mahşer için;
Harîm-i Kâbe'n için; sermedî Kitâb'ın için;
Avâlimindeki âyât-ı bî-hesâbın için;
Nasîbi dâimi hüsran kesilmiş ümmet için;
Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet için;
Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm'ın!
Hudûdu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?
O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken,
Bir inkılâb ile mahrûm olunca azminden,
Esâretin ne kadar şekli varsa katlandı...
Vatanlarında garib oldu kendi evlâdı!
O azmi sen vereceksin ki eylesin cereyan,
Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.
O rûhu ver ki İlâhî, kıyâm edip dînin,
Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mâzînin...
Henüz duâ ediyordum ki, "Yâ Resulallâh!"
Nidâsı kükreyerek bir kanadlı tayf-i siyâh,
Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,
Süzüldü uçtaki "Babü's-Selâm" önünde yere.
Mehîb sayhası hâlâ fezâda çınlardı,
Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb'âdı.
Düşünce Ravza-i Peygamber'in ayaklarına;
Sanldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına;
Dikildi cebhe-i Dîdâr önünde, müstağrak
Diyordu inleyerek:

-Yâ Nebî, şu hâlime bak!
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahrânın;
Benim de rûhumu yaktıkça yaktı hicrânın!
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;
Gerildi karşıma yıllarca âilem, yurdum.
" Tahammül et!" dediler... Hangi bir zamâna kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;
Önümde durmadı artık ne hânümân, ne ocak...
Yıkıldı hepsi... Ben aştım diyâr-ı Sûdân'ı,
Üç ay "Tihâme!" deyip çiğnedim beyâbânı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrâda;
Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdâda:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!
İrâdem olduğu gündür senin irâdene râm,
Bir ân için bana yollarda durmak oldu harâm.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim;
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü...
Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azâb-ı hicrine katlandım elli üç senedir...
Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?
Beş altı sîneyi hicrân içinde inleterek
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu hasta rûhumu artık ayırma hâkinden!
Nedir o meş'âle? Nûrun mu? Yâ Resûlallâh!

Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa "ah!"
Ne gördüm, oh! Serilmiş zemîne Sûdanlı...
Başında, ağlıyarak bir zavallı Seylânlı,
Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini...
Bitince harice nakliyle gasli, tekfini
“Baki”a gitti şehidin vücud-i fanisi
“Harem”de kaldı,fakat, ruh-i cavidanisi.
Şair, bir önder, bir mürşid sorumluluğuyla yaşamıştır ömrü boyunca. Ümmetine, milletine mahrem şahsî bir hayatının olmayışı da bundan. Kendini bütün bir millete ve İslâm ümmetine hizmet verecek, yardım edecek kadar güçlü ve zengin sayması da bundan. Hemen bütün şiirlerinde olaylara üst perdelerden bakar. Yıldızları avuçlayacak, dağlarla, denizlerle oynayacak kadar yukarılardan. Çanakkale Harbini sanki helikopterden izlemiştir:
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,
O ne müthiş tipidir, savrulur enkâzı beşer.

İslam’a tarifi imkânsız bir biçimde bağlanışı sebebiyle sürekli şekilde omzunda hissettiği ağır sorumluluk, O’nu hep kalabalıklara hitap ettirir. Millete, Müslümanlara ve yer yer bütün insanlığa seslenir. Uyandırmak ister, harekete geçirip yönlendirmek ister, tıpkı bir çoban gibi.
Artık ey milleti merhume sabah oldu uyan!
            ………………..
Ey millet uyan cehline kurban gidiyorsun.
İster hayatında olsun, ister sanatında; Milletinin ve Müslümanlığın dertlerini ve ıstıraplarını en geniş daireden, halka halka küçülterek nefsine getiren ve nihayet etten ve kemikten oluşmuş bedenine dünya ölçüsünde ağır bir yük yükleyen, nefsinde duyduğu bir ıstırabı, bir enini, en küçük çemberden en büyüğe doğru halka halka büyütüp millete ve Müslümanlara teşmil eden çok az insan gelmiştir yeryüzüne. Ve üstelik kalabalıklar arasında hiç fark edilemeyecek kadar sönük, sessiz, gösterişsiz:
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım kim beni, nerden bilecektir?
Âdeta arşta kurulmuş kürsüsüne çekilip oturduğunda ise, kolları cihanı kucaklayacak kadar büyük:
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Akif, kısacası, kâinatı kucaklamak isteyen, en yüksek dağların tepelerine, en geniş denizlerin sahillerine uzanmayı arzulayan bir devasa kudret görünümündedir çoğu zaman. Fakat bir de bakarsınız bir caminin köşesinde, Mutlak İradenin azameti ve kudreti karşısında yok olmuş, ezilmiş, gaşy halinde, mestane boynu bükük, küçülmüş, zerreleşmiş bir abidtir.
Her nefes tükenici. Dehrin sillelerine râm olmamak ne mümkün! Bu şairin değil, insanlığının kaderi. Her ne kadar mısraları göklerimizde biz yaşadıkça uğuldayacaksa da, bir yerde duracaktır, durmuştur da:

Ben böyle bakıp durmayacaktım dili bağlı,
İslâmı uyandırmak için haykıracaktım.

Faniliğin ebediyete yenilişi bu. Şanı yüce Allah’ın pek güzel yarattığı, muazzam yetenekler, hasletlerle donattığı, bir yandan tabiatın tüketici, yok edici darbelerine karşı yaşama direnci gösteren, öte yandan da gözünü göklerden ayırmayan, göklerdekilerin de kendisi için yaratıldığının şuurunda, her çağda hayal gücüyle de olsa yıldızlarda dolaşan büyük insanın, uzun çırpınışlardan sonra kaçınılmaz düşüşü. İnsanın bilinen, görünen meziyetlerinin çok ötesinde olağanüstü cevherler ve yetenekleri bulunduğu muhakkak. Çoğunlukla insanın, ebediyete ait tahsisatıdır bunlar. Hilkat, insan dünyasında bu taraflarına ait derinliklerinde olup bitenleri, onun derin denizlerdekine benzer gelgitleri, iniş-çıkışları kelimelerle ifade etme kudret ve kabiliyetini az kimseye nasip ediyor. İlhamla kanatlanıp fezadan mesafe mefhumunu silen bu dilmestîler, vecdler âlemi, insanın görünen bilinen yanı kadar gerçek.
TAHAYYÜLÂTTAN HAKİKAT ARZINA İNİŞ
Buraya kadar Akif’in hayal dünyasının hakikatleri arasında dolaştık. Ve bizim muhayyilemizdeki resmini yansıtmaya çalıştık. Şimdi sıra Fatih Camii etrafında dolaşan, rastladığı bir çocuğun derdiyle ilgilenen, hasta Seyfi Baba’nın yanında sabahlayan, Mahalle Kahvesi’nde tembellere, miskinlere kulak misafiri olan, meyhanenin içler paralayıcı halini resmeden, Köse İmam’la laf yarışı yapan, seven, nefret eden, kızan, küsen, çocuğuna bebek alan, Abbas Halim Paşa’ya manzum mektuplar yazan, surat asan, ağlayan ve gülen Akif’te.
Gariptir, Onun bütün Türkçe söylenmişler içinde en çok sevdiği şiir, bir ilâhi. Kendini bu ilahide bulduğu için en çok sevdiği… Akif’i, Saffet Efendi'ye ait bu Hüzzam ilahiden alınmış bir dörtlükten tanımaya başlayabiliriz, hemen hemen her gün tekrarladığı, vefatı sıralarında ise daha çok sevmeye başladığı ve çok söyleyip dinlediği bu dörtlükten:
Gözüm ki kana boyandı, şarabı neyleyeyim?
Ciğer ki odlara yandı, kebâbı neyleyeyim
Ne yâre yaradı cismim, ne bana bilmem hiç!
İlâhi, ben bu bir avuç türâbı neyliyeyim
Otuz beş yıllık bir dostluk ve beraberlikten sonra Mithat Cemal’in aşağıdaki sözleri şüphesiz bir destana ait cümleler olarak söylenmemiştir; ama tam da öyle gibidir.
“Politikanın Müslüman'ı olmayan Mehmed Akif.
Hayat boyunca bir tek yüzü olan Mehmed Akif.
Tenkide, itiraza, tartışmaya, kusurlarını konuşmaya katlanan Mehmed Akif.
Bir çocuk kadar temiz ve bir kadın kadar ince olan Mehmed Akif.
O’nu yakından tanımak sevmektir. İlk tanıştığım zaman, bu kadar temiz bir insanın ancak başarılı bir komedyen olacağına şüphelendim. Bir insan bu derece melek olamazdı. Seciyenin bu derece irtifaı ancak bir cambazlık olabilirdi ve aylarca bir sahne sanatkârının karşısındayım korkusuna düştüm. Fakat otuz beş yılın tecrübesi, iki üç ayın tereddüdünü korkunç bir kahırla yendi. Sıfırın karşısına sayı dikilmişti.” (a)
Bu kişilik nerede yetişti, nasıl oluştu. Halkın istek ve ideallerinin karışmasıyla büyütülmüş bir anonim destanın kahramanı gibi, fakat değil. Bir romancının hayal gücüyle mükemmelleştirdiği, yontarak güzelleştirdiği bir tip de değil. Gerçek bir kişi, hepimiz gibi. Peki öyleyse nasıl şekillendi bu olağanüstü kişilik? Bu tam anlamıyla çözemeyeceğimiz bir bilmece. Biz de alışılmış usul ile çocukluğuna iniyoruz Şairin.
Sekiz yaşında kadardım, babam gelir “bu gece,
Sizinle camie gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun.
Meramınız yaramazlıksa işte ev oturun.”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.
Namaza durdu mu haliyle koyverir peşimi,
Dalar giderdi, ben artık kalınca azade,
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde!
Fatih camii, bu hassas, şefkat ve sevgi dolu küçücük kalbin bir köşesinde yer tutar kendine. Fatih Camii! Yemyeşil bahçesi, sevimli haşmeti ile bir sükûnet, bir var oluş ve yaratılış mekânı olmasıyla, öte yandan o Kutlu Fethin timsali olarak iki defa güzel mabed. Babası her namaz vakti bu camide. Cami, evlerinin selâmlığı olmuş.
“İçinde beş vakit namazlarını kazaya bırakmadıklar ev. Tavanları secde ile kubbeleşen odalar. Akif, bu evde doğmuştu.” (a)
“Akif’in seciyesini üç şey yaptı. Bu Kur’anlı ev, bu, pehlivanlı mahalle, bu müsbet ilimli mektep.” (a)
İlhamının ur Kur’an’dan aldı. Peygamberine tarif edemediği bir aşkla bağlı idi. Bu aşk, Peygamber'in gölgesinde kalmak şartıyla ashaba uzanıyor ve asır asır beriye geliyordu. İlk ve son göz ağrısı İslam! Mücerrede ve gaybe aşkın, imanın böylesine rastlamak çok güç.
Müsbet ilimli mektep, O’nu zamanın ilimlerinden haberdar etti. Daha çok küçük yaşta bu müsbet ilimli mektep ile Kur’an'lı evi kendinde mecz etmesini bildi. Halbuki tam da bu sıralarda, ülkede bu ikisinin savaşı vardı. Gariptir Akif hiç de söylendiği gibi zıtlıklar bulmuyordu evi ile mektebi arasında. Zannımca ilimle dinin Akif’teki sentezi ne yazık ki sadece O'nun şahsına mahsus kaldı, başkalarında görülmedi, hele içtimaî hayata hiç aksetmedi.
Pehlivanlı mahalle, ondaki azmi, zorla savaşma gücünü, inatlığı, dürüstlüğü ifade eder. Kıyıcı Osman Pehlivan'dan sadece güreş değil, mertlik, cesaret, kibirden uzak bir kendine güven dersi de almıştı.
Akif’in ancak destanlardan dinleyip, romanlarda okuduğumuz ender kişiliğini ana hatlarıyla çok yakın dostlarından dinleyelim.
İLTİFAT KARŞISINDA BİR KIZ GİBİ UTANGAÇ
“Mütevazi idi. Üstad, hazret, beyefendi gibi elfaz-ı hürmetten sıkılır masum bir kız gibi utanırdı." (b)
 “O ne yazdı ise duyarak yazdı, pare pare sıhhatini, varlığını eriterek yazdı; inanmadığına iltifat etmedi.” (b)
“O’nun resmi, O’nun yazdığı şu mısralardır: Rahmetle anılmak ebediyet budur amma/Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir?” (b)
ÇOCUKSU BİR SAFLIK - ŞEFKAT - MERHAMET
"O koca âlem, o büyük âlim, saf ve masum bir çocuk gibi her söylenene inanırdı. Yüzünde kendisini seven, fakat arkasından riyakârlıkla O’na söven bazı adamlar vardı ki ölünceye kadar üstadın kalbinde sevgi ile yaşadılar. Maamafih O şahsına düşmanlık edenlere aldırış etmezdi. En çok hiddetlendiği şey, vatan, millet gibi mukaddesatına sövülmesiydi. Böyle bir durumda asla affı olmazdı. Bununla beraber derdini kimseye söylemez, içine atar erir, erirdi.
Hiç unutmam Sâmih Rifat bir gün sevmediği birini O’nunla barıştırmak için yanına getirdi. Adamı görünce bir ok gibi yerinden fırladı, çıktı gitti. Bir daha da dönmedi. Sonra bir gün, geçen ki hareketinin ayıp olduğunu hatırlattım.
- Evet, amma Sâmih buna meydan vermeyecekti. Benim o adamla zorum yok. Fakat mukaddesatıma sövdü O." (b)
“Akit bey, halim idi, gazup idi. Çocukla çocuk olur, büyükle büyük olurdu. Hayatımda O’nun kadar munis ve beşuş bir adam görmedim. Böyle iken O’nun dağları yuvarlayan o fırtınaları ne idi.” (b)
“Kimsenin hususiyetini konuşmazdı. Yalnız hayat-ı içtimaiyeyi çekiştirirdi.” (a)
“Bir gün baktım, Anadolu’nun ta bilmem neresinden bir köylü idarehaneye geldi. Akif bey kimdir diye soruyor. Beni gösterdiler. Hemen elime sarıldı. Öpmeye çalıştı. Sen misin Akif, o şiirleri yazan sen misin dedi ve ağladı. Ben de ağladım.” (c)
“Mütareke zamanında idi. Bir gün Sebilürreşad idarehanesinde oturuyorduk. Neyzen Tevfik çıkageldi. Üstü başı perişan, selâm vererek içeri girdi. Şöyle bir tarafa yığıldı. Çok sarhoştu. Az sonra rakı dolu mataradan bir kaç yudum aldı. Fakat artık işba' haline gelmiş, bir yudum bile içecek hali kalmamıştı. Rakıyı avucuna boşalttı, kolonya gibi yüzüne, saçlarına sürmeye başladı. Nihayet neyini eline alarak üstadın oturduğu koltuğun önünde, üstadın dizi dibinde yere oturdu, neyini üflemeye başladı, o haliyle bile muhrik bir taksim yaptı. Baktık, üstadın gözünden sessiz yaşlar dökülüyor. Neyzen bunu görünce neyi bıraktı. Üstadın boynuna sarıldı, sakalından, yanaklarından öpmeye başladı. Biz bu manzara karşısında mebhut kaldık."(c)  (Akif, Neyzeni defalarca tövbe ettirmiş, içkiden vazgeçirememişti.)
HAŞİN GÖRÜNÜMÜNÜN ALTINDA
“Akif’in uzaktan çok sert olan dış manzarasına rağmen, yakından derin bir inceliği vardı. Samimiyetine inandığı dostlarına o kadar tahammül ederdi ki, o anlarda adeta toy bir çocuk olurdu.” (a)
“Akif vitrin adamı değildi. Önünden geçenler O’nu görmezdi. Akif’i görmek isteyenler içine girecekti." (a)
“İki tür adamı sevmezdi, çok terbiyesiz ve çok terbiyeli. Nezaket O’na insanların gizlenmeye muhtaç olan bir taraflarını örten bir şey gibi görünüyordu. Fazla nazik adam, gizli adamdı.” (a)
“O’nu bilmeyenler, haşin zannedenler. O’nun ne kadar rakik olduğunu anlamak için zayıflara, düşkünlere sorunuz. Ömründe bir kerecik olsun kuvvete baş eğmemişti. Kaviler, nüfuzlular, hakikaten Onu karşılarında haşin görmüşlerdir. Fakat pantolonu yamalı bir Ahmet Nazmi’nin karşısında o kadar rakik bir adamdı ki, çocuk gibi gözlerinden yaşlar dökülürdü.” (c)
AZMİ VE DAYANIKLILIĞI
Azim O’nun kişiliğinin çok kalın bir hattının adı. Yapıştığı her işi sonuna kadar götürmüştür. Çocukluğundan başlar bu haslet. Her alanda hep öndedir Ziraat Mektebindeyken, mezun olurken ise birincidir. "Dehanın yüzde doksan dokuzu çalışmaktır" diyen filozofa heyecanla katılmaktadır. Pısırıklığın, tembelliğin ise can düşmanıdır. Bu hasletlerinin şahitlerini dinleyelim hemen:
“17 kilometrelik mektebe yaya gidip geliyordu.” (a)
“Zorla uğraşmayı severdi. Kolay, yumuşak, yakın, bunlar Akif’in sevmediği şeyler.” (a)
“Akif,  ızdırabından acı  bir tad duyardı. Yaşamak, yürümek, dostluk, edebiyat… Bunların
hepsini işkence haline sokuyordu. Hayatında kazara işini biraz yoluna koyduğu zaman O’na takılırdım; çok müteessirim yine rahat etmeye başladın Akif. Gülüşürdük.” (a)
“Dostu Hüseyin Kâzım Bey, Ankara’ya gelmişti. Dönüşünde birlikte uğurlayacaktık. Belli bir saatte buluşmak üzere sözleştik. Akif’le o saat oraya vardığımızda misafirin üç çeyrek saat önce yaylı araba ile hareket ettiğini öğrendik. Sebebi de arabacının aceleciliği imiş. Ben, biz vazifemizi yaptık, nasip değilmiş diye bağlamak istedim işi. Fakat o elinde olmayarak arabanın gittiği yola düzüldü, gözden kayboldu. Tam öğle zamanı idi, üstadı karşımda gördüm. “Eriştim, vedalaştım, selamımı var” dedi. “Nerede eriştiniz?” diye sordum. “Üç saat mesafede.” Hesap ettim, üç saat da dönüş tutarsa altı saat ediyor “Bir vasıta bulsaydınız” diyecek oldum. “Ayıp olurdu” dedi. Peki ya arabayı yakalayamasaydınız ne olurdu?” dedim. “Varit değildir, madem bir kere yola çıkmış oldum...” diye cevapladı.” (c)
Bu azimledir ki, çok kısa zamanda üç yabancı dili de mükemmel biçimde öğrendi. Bütün Arap şairlerinin Kur’an’dan kaynaklandığını görünce kısa zamanda Kur’an’ı Kerimi de ezberledi. İnancı da bu ezber işini bir zevk yaptı Ona. Fransızca bir metni beklemeden Türkçeye aktarırdı. Arapçayı ise en zor Arap şairleriyle baş edecek derecede biliyordu. Farsçaya gelince, Sadi’den manzum tercümelerini Safahat’a bile almıştır.
“Berlin’de bir Arap şairini, bir acem edebiyatçısını ve bir Fransız âlimini bir sofrada toplamış, her biriyle kendi lisanlarında ayrı ayrı konuşmuş, hem de onların birbirleriyle konuşmasını sağlamıştı. (c)
SÖZÜNDE DURMASI
Akif’in en çok dillerde dolaşan hasleti ahde vefası. O merhamet dolu insan, bir mukaddesatına sövüldüğü zaman, bir de verilen sözde durulmadığı zaman, af tanımaz biri olur. Fatin Hoca, O’nun “insanın mahiyeti söylemek değil, sözünde sadık olmaktır” sözünü nakleder ve başından geçen bir olayı şöyle hikâye eder:
“Öğle yemeğini bizde yemek üzere sözleşmiştik. O saatte muazzam bir fırtına ve yağmur oldu. O Beylerbeyindeydi, ben Vaniköy’de. Artık yaya gelemez diye vapur iskelesinde bekledim; Vapur geldi, o yoktu. Yakın komşulardan birine gittim. Hizmetçiye de ikinci vapur gelinceye kadar döneceğini söyledim. Fakat ikinci vapurdan da çıkmadı. Eve döndüm. Hizmetçi, O’nun sırılsıklam geldiğini, biraz beklediğini söyledi. Bütün ısrarına rağmen gitmiş. Ertesi gün özür dilemek istedim. “Bir söz ya ölüm, ya da ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” dedi ve altı ay dargın kaldı.” (b)
“Gelmemek için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lâzımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim. İnsanların birbirine karşı verdikleri sözün bu kadar korkunç olması o gün beni ürküttü.” (a)
Bütün hayatı sözüne sadakatinin sayısız örneğiyle dolu; bunları sayıp dökmek bir faninin gücünü aşar. Biz bir başka özelliğine geçelim.
FAKİRLİĞİNE RAĞMEN CÖMERTLİĞİ
“Üstad bütün hayatını fakr u zaruretle geçirdi. Böyleyken halinden şikâyet ettiğini ne ben, ne de diğer yakınları hiç duymadık. Zavallının on dört yaşındayken babası ölmüş, evceğizleri de yanmıştı. O hep kiralık evlerde oturdu." (b)
“Bununla beraber kendisi gayet cömert idi. Kesesinde kaç kuruşu varsa isteyene, istemeyene dağıtırdı. Sâmih Rifat’la Divan-ı Lûgattürk’ü tercüme etmişlerdi. O zamanın parasıyla vekalet her birine dörder yüz lira vermişti. Fakat Akif, kendi hakkını da Sâmih Rifat’a devretti." (b)
“Hiç unutmam bizi Ankara’da evine çay içmeye davet etmişti. Bir de baktım bizim eve geldi. “Çayı bu akşam sizde içeceğiz.” Tabi buna çok sevindim. Ama değişikliğin sebebini de merak ettim. Gülerek dedi ki; “bizim odanın kilimini bir fakire vermişler.”… Odalarındaki mefruşatı zaten o tek kilimden ibaretti. Ve o tek kilimi bir fakire veren de kendisinden başkası değildi." (b)
“Müthiş bir kış günüydü. Akif’i kır bir ceketle görüyoruz. Üşüyor, hissettirmemeye çalışıyor. Tahkik ettim. Paltosunu evinin kapısına gelen çıplak bir fakire giydirmiş. Evet o zaman 150-180 lira mebusluk maaşı alıyordu. Fakat o bir istasyon, para bir trendi. Cömertliği, îsar derecesine yükselmişti.” (b)
“Akif’in bilmediği müşterek mefhumların başında menfaat vardı; Menfaatin ümmîsi idi. Birinci cihan harbindeki açlık bile Akif’e menfaati öğretemedi.” (a)
“Akif için dört şey çamur kadar pisti: Cimrilik, ikbal şımarıklığı, kibir ve maddi pislik." (a)
“Parayı bilmiyordu. Bu mefhumu sade umumi harpte biraz heceledi, fakat sökemedi. İnsanların ekseriya çirkinleştiği bu meselse Akif çok güzeldi.” (a)
“Ölümünde terekesi bir kat esvap, yepyeni bir şapka -ki hayatındaki tek şapka-, bir mavzer tüfeği, İstiklâl madalyası, yastığının altında bir kaç lira, bir fakfon saatten ibaretti.” (a)
DOĞRULUĞU - DEĞİŞMEZ KİŞİLİĞİ
"Akif nerede ne yapacak biliyordum. O’ndan beklemediğim şeye pek az rastladım ve otuz beş senede O’na üç-dört defa hayret ettim." (a)
“Bu hayretlerimden biri şudur: Bir gün O’nu nısfiye üflerken gördüm. Boğaziçi’nde yüzme yarışı kazanan, Çatalca’da güreşen, Veli Efendi çayırında adım atlayan Mütenebbi’i            İbn-ül Farız’ı, Kur’an’ı ezbere bilen, Hersek müftüsü Fehmi Hoca ile İlm-i Ensab (Peygamberimizin ashabını ve başka Arap meşhurları ile şairlerinin soylarını anlatan bir ilim)konuşan, Dağıstan’lı Halis Hoca ile Kitab-ül Kâmil’i hasbıhal eden, Musa Kâzım Efendi ile Bedreddin’in Vâqridât’ını okuyan, sonra Emile Zola’nın romanlarında, insan yığınlarını idaredeki kudretini seven ve münekkidlerin de bunu beğendiğini görünce takdirindeki isabete sevinen, sonra Halkalı mektebinin bahçesinde İstiska-i Batn’a uğrayan ineklerin karnından trocat ile su alan, sonra Aruz’un orkestrasyonunu yapan Akif, bir taraftan da nısfiye üflüyordu.” (a)
“Arkadaşları tarafından İttihat Terakki Cemiyetine girmeye zorlandı. O zamanlar cemiyete girenler, bilâ kayduşşart cemiyetin kararlarına ittiba yemini ediyordu. Akif böyle yemin etmedi, eğer kabul ederlerse, cemiyetin ancak emribilma’rufa uygun kararlarına ittiba edeceğine dair yemin edebileceğini söyledi. Kabul ettiler. Sonra ittihatçılara kızdı ve uzaklaştı onlardan. Bu sırada bir muhbir Kara Kemal’e İttihatçılar aleyhinde bir fesat cemiyetinin kurulduğunu haber verdi. Habere göre cemiyetin içinde Akif de vardı. Kara Kemal tam durumdan polisi haberdar etmek üzere telefona elini uzatmışken Akif adını duyunca irkildi. Şöyle dedi muhbire: “Eğer içinde Akif varsa bu bir fesat cemiyeti değildir.” (a)
VEFAKARLIĞI
“Vefa, üstadın en bariz vasfı idi. O bu dünyada gözlerini yumuncaya kadar dostlarını unutmadı, unutamadı.” (b)
“Mektepte okurken arkadaşı Hasan efendi ile iyi dosttular. Birbirlerine ikimizden hangimiz erken ölürsek, biri ötekinin çocuklarına bakacak diye söz vermişlerdi. Bu yaştaki çocukların her biri bir kahramandır. Fakat büyüyünce bu kahramanlıklar unutulur. Aradan yıllar geçti. Her haftaki mutat gidişlerimden birinde Akif’i sekiz çocuklu oluvermiş gördüm. Daha yenilerde, müdür muavinliği yaptığı dairenin müdürü haksız bir muameleye uğratıldı diye kendisi memuriyetten istifa etmişti, mahrumiyet içindeydiler. Bu sekiz çocuğun beşi kendisinindi, üçünü merak ettim. Evde çocuk gürültüsünden geçilmez olmuştu. “Misafir çocukları mı bunlar?” diye sordum. “Misafir çocukları değil, benim çocuklarım, Hasan Efendi öldü de…” dedi. Bu çocuklar Akif’in ta mektepteyken sözleştiği Hasan Efendinin çocuklarıydı. Güzel çocuklardı. Fakat Akif bu çocuklardan daha güzeldi. Mektepte verdiği bir sözü hâlâ unutmayan bir çocuk.” (a)
VATAN VE AKİF
Bu konuda söylenecek her şey yetersiz kalacak. Çünkü neresinden alırsanız, size memleket ve millet sevgisi haykırır Akif. Fakat bir-iki hatıraya değinmeden geçemeyeceğiz.
Bir gün, baklavadan tiksindiğini söyleyen Mithat Cemal’e hayli kızıyor. Çünkü baklava bu memleketin tatlısı. Öyle ki Mithat Cemal münakaşanın sonunda bir porsiyon baklava yemeğe mecbur kalıyor.
“Akif’in yedi safahatından daha güzel ve İstiklâl Marşı’nı yazmak selahiyetini O’na verdiği için pek çok güzel bir şeyi vardır; seciyesi." (a)
“Son hastalığında, ölümüne çok yakın günlerdi ve ölüme çok yaklaşan yüzünde gözleri büyümüştü, alnı, iskelet kadar etsizdi. Odasına korkuyla yavaş yavaş girdim (O'nu ölmüş göreceğimden korkuyordum her an). Fakat Akif’i sevinç içinde buldum. Ömrümde ilk defa bir iskeletin sevindiğini görüyordum. İskelet, Montreux zaferine seviniyordu. İstiklâl Marşını yazan şair için bu sevinç, öleceği günde bile tabii idi.” (a)
“O borçlu ölmedi, cemiyetten alacaklı öldü.” (a)
“Fakat Akif hayatı boyunca cemiyetle kavga etti. Cemiyeti rahatsız eden sarp adamlar, arkalarında bedbaht aileler bırakırlar. Akif acaba evine borçlu mu öldü? Asla! Adını İstiklâl Marşına bayrak gibi sararak miras bırakan adamın, ailesine de borcu yoktur.” (a)
VE DOSTLUĞA YENİ BİR ANLAM GETİREN ADAM
Akif’in gözünde insanlar, ya iyiydi, ya kötü. İkisinin arası yoktu. Bu yüzden ilgisi de ilgisizliği de tam olurdu. Sevmediğine riya gösterilerinde bulunmazdı.
“Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” mısraı büyük ölçüde O’nun kişiliğini de ele verir." (a)
“Akif için dostluk yok, aşk var; düşmanlık yok, kin vardı.” (a)
“Dostunu, sevmek kelimesinin noksansız mefhumu ile seviyordu. Öldüğü zaman, düştüğü zaman, yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerinin yanında bulunsa bile. Menfaatinizi, ailenizi, sırrınızı, mukaddesatınızı, O’na emanet edebilirdiniz. Akif’in sevdikleri o kadar az ve sevgisi o kadar çoktu ki, muhabbetin bir kaç kişiye inhisar etmesinden dostlarının duyduğu gurur, O’nun, kendi kanaatini dostunun da paylaşmasını isteyen sevimsiz mecburiyetinin tatsızlığını azaltıyordu. Sonra dostlarına karşı daima onlardan fazla dosttu, Haksızlık etmektense, edilmeyi seviyordu. Bu genişleyen feragatin içinde dostları rahatlık duyuyorlardı; Sonra O’nun kanaatlerini kabul etmemek imkânı da vardı. Yalnız tarzını bilmek şartıyla.” (a)
“Sevmediklerinin önce ahlâkını sevmiyordu, sonra kendilerini.” (a)
“Kendi olmayana kızardı; benzemek, sinirlendiği şeydi.” (a)
“Dalkavukluk etmeyen adam gördüm, fakat dalkavukluktan hoşlanmayan görmedim, bunun bir müstesnası vardır, Akif.” (a)
AHLÂKI
“Cevdet Paşa Kur’an nasiridir, Akif Kur’an şairi. Ancak ikisinin arında fark var; Kur’an Cevdet Paşa’nın yalnız kültürünü, Akif’in kültürü ile beraber seciyesini de yaptı.” (a)
“Akif’in ahlâk ve sanatı yekparedir. O’nun için seciyesine hakim olan cami ve medrese edebiyatına da hakimdi.” (a)
“Bir de benim Akif’im var. Bu Akif, hayatımın otuz beş senesidir. Bu otuz beş senede O, bir tek defa bayağı olmadı. O’nun iç yüzüne baktığım vakit, gökyüzüne denize bakar gibi ferahlardım. Sonra O’nun altmış üç senelik hayatını öğrendim, bu pek berrak altmış senedir, siyah ve pis tek bir dakikası yoktur." (a)
“Bu kadar temiz ahlâklı bir adam melek olmalıydı. Halbuki melek filân değildi. Herkes gibi insandı. O’nu melek olmaktan kurtaran -kurtaran ediyorum çünkü melek tatsız şeydir- bir tarafı vardı. Çok çetin huyluydu. Madem ki onunla dosttunuz, O’nun gibi düşünecektiniz, O’nun kızdığı şeye kızacaktınız. O’nun sevdiği şey, sizin için de sevimli olacaktı. Benim puta tahammülüm yoktu ve O’nun tapılacak kadar güzel olan faziletlerinin lüzumsuz bir külfet olduğunu, O’na bazen O’nun sesiyle haykırıyordum. Aramızda kavga çıkıyordu." (a)
“Bu kavgalar bile tatlıydı. O’nun acı tarafı alınganlığıydı. Bazen sizi, sessiz sedasız kendi kendine izah ediyordu. Filan sözü söylemekle O’na tariz etmişiniz. Hatta bazen tebessümünüz tarizdi, bazen da sükûtunuz. O anlarda dostluğu demirden leblebiydi. (a)
VE TEZATLARI
Akif’in tezatları derken, O'nun sürekli değişen ve duygu, düşünce, davranış olarak zaman içinde keskin zikzaklar çizen biri olduğu noktasından hareket etmedik. Tam tersi, Akif’in tezatları, herhangi bir kişinin hayatı boyunca yaşadığı zıtlıkların oranına göre çok daha düşük. Akif’in hayatında ve eserlerinde bir takım tezatlar tespit edenler, belki de O'ndan daha fazla tezatlar içinde ömür yaşamışlardır. Bu, pek o kadar olumsuz bir durum da değildir. Evet keskin zıtlıklar göstermek bir kusurdur belki. Fakat kimse insanın ayıpsız-kusursuz olduğunu iddia edemedi ki bugüne kadar. Akif’in tezatlarının ilgimizi çekmesi, sütteki lekeyi fark etmemiz gibi bir şey. Tezat çoğu kimsenin ayıbı değil meşrebi olmuştur ama bunu Akif’te görmek istemiyoruz. Ya da büsbütün temiz, hatadan uzak bir Akif tatsız olacağı için yanlışlıklar arıyoruz O’nda. Mithat Cemal’in dediği gibi, böylesi insan, insanüstü bir niteliktedir ve çoğu zaman ilgi alanımızın dışına düşer, sevimsizleşir.
Tezatlarımız çoğu zaman aklımızı kullanmadığımız dünyamızda cereyan eden şeylerdir. Bir kişinin fikirlerindeki tezatlar, tutarsızlıklar, hele bunlar ilim adamı olarak karşımıza çıkan birine aitse olağan şeymiş gibi karşılanmaz. Böyle bir kişiye karşı kuşkularımızın artması da gayet tabiidir. Ama asıl önemli tezad, bir insanın aklı ile inandıklarının zıtlaşmasıdır. Buna dikkat etmek, üzerinde durmak hakkımızdır. İnsanın bağlılığını ilân ettiği inançlara ile sahip olduğu fikir sisteminin birbirine aykırı düşmesi görmemezlikten gelinemez. Bu açıdan bakıldığında Akif’te önemli tezatlar yoktur denebilir. Kendini İslâm’a bağlamış Akif’in hayatında, sanatında düşüncelerinde ciddi hiçbir sapmaya, tezada, tutarsızlığa rastlamadık biz. Özellikle gündelik hayatı ile İslâm arasında. Kur’an’ın ve İslâm’ın insanlara indirilişinden 1400 sene sonra, hayatını bu denli Kur’an-ı Kerim'e, Hz. Peygamber (s.a.s.)in Sünnetine ve O'nun Ashabının hayatına uyduran bir başka kişi hatırlamıyoruz; okuyarak tanıdıklarımız ve bizzat bildiklerimiz arasında…  
O'nun düşünce sistemini incelemek de bu yazımızın esas konusundan sapmak demek olacağından buraya el atmıyoruz. “İstibdat”a “hürriyet”e "Millî Mücadele"ye, "İttihat ve Terakki Cemiyeti"ne karşı olan tutum ve davranışlarında meydana gelen değişiklikler ise hemen herkesin malûmu. Mithat Cemal bir başka tezadına daha işaret ediyor ki kabul etmeme ihtiyarına sahip değiliz.
“Tezatları vardı; Hem ye’se düşmandı, hem de bedbin. Me’yus olmamayı O’na din söyler, fakat hayat O’nu bedbin eder. O kadar ki talii kazara gülse bunu bir istihza tebessümü gibi karşılar ve saadetine surat eder.” (a)
Bir Destan Kahramanı olarak Mehmed Akif’in belli bir dönemde ve belli bir içtimai yapı içinde en uzak mesafelerden fark edilecek kadar yüksek, hatta zirve  görünüm arz eden tipik kişiliğini kaba hatlarıyla sergilemekten öte bir amacı olmayan bu yazıyı, O’nun fiziki varlığının bir portresiyle bitiriyoruz:
“Seciye sertliğinin unsurlaşması gibi katı bir alın... Sakalında uzunluğu kaybolan yüz. Siyah gözleri yuvarlak tesirini verirken, bakışları sivri. Dişleri beyaz, sık ve bir teki noksansız. Bütün dişler ile güler, fakat gülmesinde bir tebessüm rikkati var ve tebessümü göz bebeklerinde toplanır. Başının hatırlattığı kadar omuzları enli değil. Göğsü kabarık. Vücudu, ete ve kemiğe adalenin galebesi. Elleri uzunca. Parmaklarının üstü kıllı. Tırnakları az pembe, az kabarık ve uzun şekilli. Konuşurken ellerini kullanmaz. Tane taneliğini kaybetmeyerek, çabuk bir konuşma tarzı. İhtizazlı, temiz ve çok İstanbullu bir ses.” (a)


Birbirlerinden harfle ayrılan alıntıların yer aldığı kaynaklar:
(a)  Mithat Cemal Kuntay, Hayatı-Seciyesi-Sanatı. Semih Lutfi Kitabevi, İstanbul, 1939
(b)  Hasan Basri Çantay, Âkifnâme, İstanbul, 1966
(c)  Eşref Edip, (Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları), Âsâr-ı İlmiye Kütüphanesi, İstanbul, 1939

Etiketler: , , ,