29 Ocak 2025 Çarşamba

TANPINAR’IN KENDİ İÇİNDE BÖLÜNMÜŞ İNSANLARI

 

Pınar Dergisi, Sayı 61, Ocak, 1977

 

TANPINAR’IN KENDİ İÇİNDE BÖLÜNMÜŞ İNSANLARI (*)

                                                                                                

                                                                                          Mehmet Âkif AK

    Türk romanının bugüne kadarki örneklerinin en başta gelen farikasıdır belki bu ikiye bölünmüşlük. Roman, hayatı yansıttığına göre, tabiatıyla bütün bir Türk hayatının… Tanpınar’ın yaşadığı çağın özellikle ilk dönemlerinde bu iki başlılığı toplumda bariz bir biçimde göremezsek de bedenin baş kısmında şiddetle var olan bu zıtlık, bedenin diğer uzuvlarına, yani Türk hayatının alt tabakalarına derin sızılar hâlinde yansımıştır. Ne büyük talihsizliktir ki şimdi halk da bu ikiliği en kötü bir biçimde yaşamağa başlamıştır. Tanpınar’ın çok güvendiği ve nihaî çözümü gerçekleştirecek kudret olarak tarif ettiği halk bilgeliği, çok vahim bir ifsada uğramıştır. İkiye, üçe, dörde, beşe bölünmüş halk, kendi bünyesinde yirmiye bölünmüş halk ferdi… İradenin kırıntısı yoktur bu fertte. Her tür seviyenin çok altında bir cehaletin temsilcisi olmuş Radyo/TV şebekesi ve haydut bülteni, fahişe naşiri efkârı, fikir komisyoncusu olarak işleyen basının esiri olmuş zavallı halk ferdi.

      Halk seviyesinde çok elim sonuçlar vermiş bu iki yönlülük, Tanpınar’ın tahminlerinin aksini ispat ederken, bizleri korkusuzca girmemiz gerekli bir savaşa çağırır; ikilik, önce kafa bölgesinde çözülmeli ve toplumumuzun gelişme ve büyüme yolundaki bu en büyük engel ortadan kaldırılmalıdır.

Bunu nasıl yapacağız?

Ne Artisidi Efendinin ecza dükkânının arka bölmesindeki modern metotları kullanan laboratuvar, ne de eski yazmalardan formül istihraç ederek, define ararcasına sihirli bir formül arayan Seyyit Lütfullah simyası (Saatleri Ayarlama Enstitüsü) bize nasıl davranacağımızı gösteremiyor. Hayri İrdal (romanın bir nolu kahramanı), zaman felsefesini tüccarvâri bir hırsın âleti olarak kullanmak isteyen Halit Ayarcı’nın da ne yapmak istediğinin farkında değildir. Freud mezhebine Şii taassubuyla iman etmiş Dr. Ramiz’in şuursuz, ezbere dayalı bilgileri ise Hayri İrdal için büsbütün muammadır.

Mütereddit, saf ve budala zavallı Hayri İrdal! Pasifizmin âbidesi. Olup bitenlerin ardından sürüklenen yarı aydın, yarı halk bir kişiyi canlandırır bu adamcağız. Eli ve gönlü açık eski eşrafın en son kalıntısı Abdüsselâm Efendi, serveti ile birlikte aklını da yitirirken, Halit Ayarcı gibi hasis, kurnaz ve moda olduğu için Avrupa’lı zenginler türer Vehbî Bilgi’nin ve irfanın enderlerinden Muvakkit Nuri Efendi ve sapık dervişlikle simyacılığın temsili vazifesini deruhte eden Seyyit Lütfullah yerine Dr. Ramiz ve Halit Ayarcı gibi modern adamlar çıkmıştır meydana. Hayri İrdal ise bütün bu değişimlerin, aslına uygun biçimde aşırılıklarla ifade edilen zıtlaşmaların orta yerinde, kuşkulu, korkulu, saf ve acizdir. Simyacı ve defineci de olur, modern zaman teorisyeni de. Ama kendi isteğiyle değil, sürüklenerek... Bu romanda Ahmet Hamdi Tanpınar, kendini en çok Hayri İrdal’da temsil ettirmiştir denebilir.

Özetle ne yapacağını bilemeyen Hayri İrdal, bize de ne yapacağımızı gösteremez. Ve bir yığın soru ile birlikte biter Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Romanın başında sahip olduğumuz “Nasıl Yapacağız” sorusu cevabını bulmamış bir biçimde bizde kalmaya, bizim olmaya devam eder.

 Sonra huzur aramak üzere Mümtaz’ın peşine takılır ve huzursuz bir zeminde, sayısız fikir ve his sancısıyla dolaşmağa başlarız. Fakat bu şehrin çıkış kapısında elimiz yüzümüz kan içindedir. Huzuru bulamamışızdır. Kanlı yüzümüzde, hâlimize pek uygun düşmeyen bir tebessüm izi vardır sadece. Huzur romanında kurtulanlar yalnızca ölülerdir. Suad gibi, İhsan gibi. Yaşayanları ise daha nice huzursuzluklar beklemektedir, savaşmalar, boğuşmalar, didişmeler...

 Çok zengin bir dünyadır bu roman. Ama o ölçüde derbeder ve dağınık. Bir mücevher şurada çamurlar arasında, bir yakut az ötede çöp yığınları içinde, bir altın kolye herhangi bir çalı çırpının cılız dallarında iğreti biçimde asılıdır. Ve Mümtaz darmadağınıklığın çocuğudur. Ne sahibidir bu mücevherlerin ne büsbütün yabancısı. Varlık içinde yokluk yaşayan bir züğürt gibidir. Kısacası Huzur’un en önemli zaafı bütünlükten uzak oluşu, biz buna Tanpınar’ın da… diyebilirdik.

 O devirde kimde bütünlük vardı ki? Vatan’da bütünlük yoktu. Daha dün gibiydi, ülkenin hudutları tuz buz olmuş, değişmişti. Sınırlarımız gibi ufkumuz da daralmıştı. Ha bire eski topraklarımızdan göç alıyorduk. Farklı coğrafyaların, dünyaların insanları, aynı kabın içinde tek tip uzuvlar hâline getirilmeye çalışılıyordu. Devlet, bütünlüğünü yitirmişti Devlet organizmasının dümeninde oturmuş bulunanlar, mesnetsiz inkârdan kör taassuba varana kadar bir yığın zıtlıkla dolu idi. Özetle bütünlüğün tersi olan her şey bizde mevcuttu.

Eskiden bir silsilemiz vardı. Nesiller birbirinin devamı ve tamamlayıcısı durumunda idi. Devam edip gelişen bir bütünlük fikri vardı. “İşte Tanzimat’tan sonraki senelerde kaybettiğimiz şey bu devam ve bütünlük fikridir.”

 “Fakat niçin sadece nesiller? Fert olarak aldığımızda da aynı vakıayı görürüz. Çünkü neslin nesle aksülamel yapması, hele sanatta çok tabii bir şeydir. Fakat ferdin kendi içinde bölünmesi hiç de tabiî değildir.”

 “Doğrusu istenirse, Tanzimat’tan beri yetişenlerin çoğunda hemen bir hareket, gürültülü veya sessiz bir istifa, bir nevi tövbekârlık, kendi kendini inkârla sona erer. Yahut şahsiyeti tam bir dargınlık içinde veya kısır bir şüphede kendisini tüketir. Fikret ile Cenap’ın akıbetleri! Yeninin taraftarı ve mücadelecisiyiz, fakat eskiye bağlıyız. İş bu kadarla kalsa iyi. Fakat kalmıyor, daha karışıyor. Hayatımızın bazı devirlerinde yeninin adamı olarak eskinin tazyikini duyuyoruz; bazı devirlerinde eskinin adamı olarak yeninin tazyiki altında yaşıyoruz. Bu kutup değiştirme bir asırdan beri hayatımıza hâkim.” AHT, HUZUR

“Yaşadığım Gibi” adıyla basılan makalelerinde Tanpınar’ın hemen bütün düşüncelerine köşe taşı olan esaslar yukarıdaki cümlelerde saklıdır. Çok sonraları yazılmış bir makalede, aynı hâkim fikrin bir başka ifadesine bakalım:

 “Tarihimizin acayip bir devrindeyiz. Bir buçuk asırdır süren bir medeniyet değiştirmenin neticesi olarak hayatımıza hâkim olan ikilik, her şeyi güçleştirdi, Kalbimizle Düşüncemiz, İyi Niyetimizle İtiyadlarımız hep birbiriyle çarpışıyor.”

 Tanpınar’da bütünlük olmadığına dikkat çekerken belki bir hususu zikretmeyi unuttuk; o da şu “ikilik” fikridir. Eğer ömrünün sonuna kadar onda sabit kalan bu fikri, bir bütünlüğün ifadesi saymak caiz ise, o zaman Tanpınar’da bir bütünlük olduğunu söyleyebiliriz. Yeniden Huzur’a dönelim.

 Bu roman sürüklenen insanlar mecmuasıdır. Orada bütün imkânsızlıklara rağmen şahlanan bir iradeye rastlayamazsınız. Bütün fikirler, duygulanmalar, dış âlemin, fertlere göre farklılık arz eden akisleridir. Baştan sona aksiyonsuzdur bu kişiler. Bu aksiyonsuzluk hâli romanlarındaki bütün tipleriyle birlikte Tanpınar’ı da içine alan bir özelliktir. Fertlerin ortaya aksiyon koymalarına bazen mazi, bazen gelecek, bazen de günün realitesi engel olur. Birazcık İhsan’da sezilir aktiflik. Fakat Yahya Kemal’i temsil ettiği söylenen bu tipin aktifliği, dumanlar içindeki maziye dikkat çekmekten öte bir netice alamaz ve en yakı dostu Mümtaz’a bile, çok sınırlı bir etkide bulunabilir. Mümtaz’a göre İhsan şudur:

 “İhsan sanatkâr değildi. Fakat şiirden ve resimden iyi anlıyordu. Gençliğinde frenkleri çok iyi okumuştu. Yedi sene ve en parlak devrinde Kartileyaten’de, her milletten bütün yaşıtlarıyla beraber yaşamıştı. ... Sonra memlekete dönünce birdenbire hepsini, en sevdiği şairleri bile bırakmıştı. Garip bir şekilde yalnız kendimize ait olan şeylerle uğraşıyor, yalnız onları sevmeğe çalışıyordu. Fakat ölçü hislerini garptan aldığı için, kendi zevkimize ait tercihleri ötekilerden pek ayırmıyordu.”

 Ne mazi ile bağlarımızı koparmak ne de Batıya kapalı olmak. “Kökü mazide olan âtiyim”. İşte gençlere hararetle tarih anlatıp hamaset aşılayan, gelecek için hiçbir müşahhas fikri olmamasına rağmen, devam mefhumunu ısrarla savunan ve etrafına yayan, ıstırap çeken, içine kapanan, coşan, içen, garp çerçevesindeki şarklı bu İhsan’dır.

 İhsan’ın elinde yetişen Mümtaz, (A. H. Tanpınar’ın ta kendisi) geçmiş ve gelecek için müşahhası ararken bugününü berbad eder ve içinden çıkılmaz düşünce dehlizlerinde gezinir durur. Tek suçu İhsan’a nisbetle biraz daha akla başvurması. Hâliyle böyle olunca aklın Batı’daki başarıları O’nu derinden etkilemekten geri durmamıştır.

 Mümtaz, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, içinde ikiye bölünmüş insan tipinin en canlı örneğidir. Bu örneğin belirgin birkaç sıfatını artarda sıralamamız imkânsız. Çünkü yoktur böyle vasıfları, sisler arasındadır, bütün heyetiyle görünmez.. Sabit karakterler çizmez. Ne Batıdır ne yerli. Batı olmasına ne tarih ne coğrafya ne de çokça okuduğu sosyoloji, psikoloji elvermez. Yerlilik adına yapışması için, çoğu enkaz hâlinde bir mazi yığını belirmektedir önünde. Tabiî ki mazi O’nun bakışında böyledir. Gerçek ise farklıdır. Zira hiçbir fert zekâsı, Batı’nın kültürel ve askeri tasallutlarını hesaba katmadan maziyi ölü sayma veya keyfî olarak bir kısmını ölü sayıp diğerlerini yaşatma hakkına sahip değildir. Avrupa’nın elimize tutuşturmuş olduğu ölçülerle geçmişimizi yargılamak, olsa olsa Batı’nın bir başka tuzağına düşmek demektir Mümtaz, İhsan’ı “ölçü hislerini garptan almak”la tavsif ediyordu. Bir bakıma kendini de anlatmış oluyor böylelikle.

 Mümtaz maziye müzik kapısından girer. Mahur Beste ile Ferahfeza ayininin önderliğinde yürür. Fakat bir türlü müziğe ruh ve şekil veren cevheri bulamaz. Medeniyetimizin özüne inemez. Öze inmesine birçok engel vardır çünkü. Kimi dışardan gelir bu engellerin kimi de içerden. Dışardan gelen engeller konusunda bir dahli olamaz. Ama iç engellerinin bir kısım sorumluluğunu O’na yükleyebiliriz. En azından Mümtaz çağdaş olmak, yeni olmak gibi kavramların büyüsüne kapılmayabilirdi,

 Vakıa bir diyalektik sözüdür alıp gidiyordu o zamanlar. Aynı suya iki defa girilemezdi. İyi diyelim, su akıp gidiyor. Ama suya girecek kişi hani, kişilik nerde, insan nerede, karakter nerede? Suya benzetilen zaman ne Batı’nın ne de Doğu’nun malıdır. O herkesindir. Toplumlar isteseler de istemeseler de O’na sahiptirler. Bizatihi mücerret bir vakıa olarak zamanın toplumların değişmelerine herhangi bir müdahalesi olamaz. Böyle olunca hangi vicdan Batı’nın ceberrut gelişmesini zamanın icabı olarak görmeğe müsaade eder? Diyalektiğe inanmak veya determinist olmak. Bunlar kâinatın özündeki gerçeklerin gereği. Fakat Batı’nın diyalektiğini ve determinizmini dünyaya teşmil etmek işte bu kabul edilir bir şey değil. Her milletin diyalektiği ve determinizmi kendi özünde aranmalı. Bir başka dünyanın bu öze tesirleri ne kadar fazla olursa olsun, eğer milletin bağımsız yaşaması ve bir başka dünyanın içinde erimemesi söz konusu ise, kendi gerçeğini bütün toplumlardan ayrı ve farklı olarak kurması icap eder. Milli karakter ancak bu şartla kazanılır ve bu karakterin içinde hiç de kendi içinde bölünmüş birçok başlı kişiler, karakterle türemez.

 Mümtaz bu inkılabı gerçekleştirecek güce ve iradeye sahip değildir tabi. Banisinin deyişiyle “Ne içindedir zamanın ne de büsbütün dışında.” O’nu tanımamız çok güç. Mazi değildir, çünkü haldir. Hal olamamıştır, çünkü sökemediği izler vardır maziden. “istese de istemese de…” steyip istememede bile mütereddit. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de geleceğin kurulmasından söz eder. Özetle kararı yoktur Mümtaz’ın. Nuran sorar O’na “Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin ya istikbaldesin? Bu saat de var.” Kadınların bu saatin yaşanmasını istemeleri pek yadırganmaz, buna hakları da var. Ama Mümtaz gibi erkeklere bugün yaşanabilecek bir hayat kurulabilmiş değildir. “Biliyorum yeni bir hayat lâzım Fakat sıçrayabilmek için, ufuk değiştirmek için dahi bir yere basmak lâzım. Bir hüviyet lâzım. Bu hüviyeti her millet mazisinden alıyor.”

 Evet hüviyet lâzım. Mümtaz asıl bunun üzerinde durmalıydı. Bir istek, arzu, ideal sahibi olmak için önce var olmak lazım. Var olmak ise başkalarından farklı olmak demektir. Yani hüviyet sahibi olmak demektir. Tanpınar, bütün eserinde bu hüviyeti başka başka biçimlerde yeniden dile getirir ama, bu hüviyette ne fotoğraf ne ad ne soyad ne uyruk ne de mezhep bellidir; ip ucu olarak musiki zevki verilmiş, hüviyetin geri kalan kısmı meçhuller ve müphemiyetler arasında kayıplara karışmıştır. Suad gibi bir inkârcı çıkıp “hangi fikirlerdir savunduğun Mümtazcığım” diye hesaba çekse O’nu, bu soru karşısında susup kalacaktır. Bir filozoftan çok daha fazla teferruatlı düşünceler geçmiştir zihninden, ama bunların içinde savunabileceği pek azdır veya belki hiç yoktur. Düşünün ki Allah’a inanç hususunda bile kararlı değildir; tam olarak inanmadığını, fakat inkârın da faydadan çok zarar vereceğini söyler.

 Yeri gelmişken biraz da Huzur’un inkârcı Suad’ından bahsedelim. Böyle tiplere o gün olduğu gibi bugün de rastlamak mümkün. Ama Suad’ı cemiyetten ziyade Mümtaz’ın içinde aramak daha isabetli olur sanıyoruz. Suad Mümtaz’ın, -Tanpınar’ın da diyebiliriz- sonradan vazgeçtiği, içinde öldürdüğü bir başka yanıdır. Mümtaz kendi şüphelerinden doğan bu inkârcı mahluku, ucubeyi daha sonra itmiş, kendinden uzaklaştırmış, ama çok uzun süre düşlerinde, dolayısıyla çevresinde yaşatmaktan da kendini kurtaramamıştır. “Birdenbire Allah’ı aradım, ah inansaydım, her şey o kadar kolay ve tabii olurdu ki…”

 Suad’ı inkârıyla baş başa bırakıp, romanın öteki kişilerine bakalım.

 Nuran, Mümtaz’ın his dünyasının mihveri. Düşünce meseleleriyle ilişkisi yoktur. Klasik musikimizin gözde eserlerini söyleyecek derecede müzik zevkine ve bilgisine sahip olmasa, alelâde bir İstanbul hanımefendisi diyebiliriz O’na Fakat Mümtaz’ın gözünde bir başkadır bu kadın. Mümtaz Nuran’ı hayalindeki biçime sokarak sever. Müzik bu sevgiye gönüllü şahitlik eder. Nuran ile Mümtaz bir süre rüyalar ikliminde uçuşurlar. Sonra gerçekle temas ederler birdenbire. Her kadın erkek ilişkisinin ucunda, bir çocuk ve aile meselesinin bulunduğu gerçeği ile. Sosyal gerçek, ferdi gerçeğe ağır basar. Evlilik, evet iki kişinin şahitliğinde cereyan eden bir olay, kâinata kol atan bir saltanata son verir. Kuşkusuz aşk, iki kişinin arasındaki ilişkiler anlamıyla bitmiştir burada. Yok O’nun kişilerin yüreğinde açtığı çukurun kapanmasına ve buradan ölene kadar kana karışarak, hayatı baskısı altına almasına kişiler isteseler de engel olamazlar.

 Nuran ayrıca Mümtaz’ın dünyası ile mazi arasındaki köprü olan musikiye insan sıcaklığını katan ve böylece onu daha da canlılaştıran ve müşahhaslaştıran kimse olarak önemlidir.

 Huzurda hâli idrak edemeyen, belki de etmekten bilerek kaçınan mazi kişileri yaşar. Tevfik Bey ve Emin Dede gibi. Bunların ne Türkiye’de olup bitenlerle ne de Avrupa’daki değişimlerle bir alâkaları yok. Hep musikinin o şuuraltıyla ilgili, madde dışı manevi âleminde sarhoş yaşarlar. İdraklerini bilerek hapsetmişlerdir. Daha doğrusu Dede’nin, Sadullah Ağa’nın, Hafız Post’un nağmelerine teslim olmuşlardır.

 Öteki romanlarında da Tanpınar değişik adlarla, yukarıda ana karakterleriyle özetlediğimiz tiplere yaklaşan tipler yaşatır. Hatta İhsan ve Tevfik Bey aynı adlarla Sahnenin Dışındakiler’in başta gelen tipleri olurlar. Bu romanın kadın tipi Sabiha, az farkla Huzur’un Nuran’ıdır. Şu farkla ki Sabiha bir çocukluk devri aşkının kadını olarak yaşar Sahnenin Dışındakiler romanında. Nuran olgunluk çağındadır.

 Romanlarındaki az çok kendinden bir şeyler kattığı ikinci derece tipleri bir kenara bırakıp, bizzat Tanpınar’ı temsil eden Huzur’un Mümtazına, Mahur Beste’nin Molla İsmail’ine, Saatleri Ayarlama Enstitüsünün Hayri İrdal’ına ve Sahnenin Dışındakiler’in cemaline dikkat edelim. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın gerçek kişiliğine bu tiplerden ulaşabiliriz. Çünkü bu tipler Tanpınar’ın makalelerinde imzasını atıp, tüm sorumluluğunu yüklendiği düşüncelerini yaşayan, savunan kişilerdir.

 Geniş bir alana yayıldıktan sonra burada yine Tanpınar’ın kendisine dönmüş oluyoruz. Nerden etkilenmiştir yazarımız. Hangi, dünyalar girmiştir O’nun aksiyoner olmayan, duygulu ve sanatkâr kişiliğine?

 Tanpınar, içinde bölünmüş insanlardan kendini ayırma iddiasında bulunmamıştır. Tam tersi bunu söylerken kendini tarif etmiştir. Sadece kendini değil tabiî, devrini. Ve başarılı bir tariftir bu. Bize herhangi bir ilave gereği hissettirmemektedir. İkiliği bünyesinde toplamış bir kafa ve gönül Tanpınar’ın hayatına ve ilişkilerine bakalım aynı durumla karşılaşırız. Batı’dan Bergson’u, Gide’i, Freud’u, Proust’u içercesine okumuştur yazarımız. Etkisinde kaldığı Batılılar olduğu için bu isimleri saydık. Tanpınar özellikle psikolojik tahlil alanında Proust’un, felsefede Bergson’un, sanat ve estetik anlayışında Valery ve Alain’in etkileriyle muhtelit bir karakter kazanmıştır. Buna doğup büyüdüğü ülkenin maddî ve manevî atmosferinin etkilerini ve Yahya Kemal’den gelen mazi şuurunu ilave edersek Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aşağı yukarı bir portresini çizmiş oluruz.

 Tanpınar, dışarıya son derece açık ve çok az şeylere muhalif birisidir. Ve karşı olduklarını esaslı bir muhasebeden geçirip cezalandırma yoluna hiç başvurmaz. Daima yumuşak ve naziktir. Her çevreden dostu vardır. Bir kişinin her tipten insanla nasıl dost olabildiğini çok merak ettiğimizi ve gerçekten anlayamadığımızı bütün samimiyetimizle belirtelim. Güçlü özellikler taşımamanın ve pasif olmanın bunda rol sahibi olduğunu tahmin edebiliriz. Yine, bir bedendeki ikilik hâliyle karşı karşıyayız. Tanpınar’ın dost listesinde Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Ahmet Kutsi Tecer, Hasan Âli Yücel, Adalet Cimcoz, Yahya Kemal, Peyami Safa ve Mehmet Kaplan gibi birbirlerine çok uzak isimlere rastlarız. O’nun Sabahattin Eyüpoğlu ve Yahya Kemal’i bir çerçevede nasıl bir araya getirebildiğini sadece kendisi bildiğinden biz pek bir şey söyleyemiyoruz. Yazık ki böyle olunca da O’nun ömrü boyunca aradığı mükemmeliyeti, bizzat kendi üzerinde görme imkânlarından mahrum ediyor bizi. Kendisi nasıl hükümlerinde hep açık bir kapı, bir aşağı yukarılık payı bırakmışsa, biz de O’nun için hiçbir kesin hükme varamıyoruz. Sadece şu yaklaşımlarla ifadeye çalışıyoruz Tanpınar’ı.

 Tanpınar, toplumun kendi çağındaki acılarını gönlünde ve kafasında yaşayan, ağır sorumluluklar duyan, onca dostuna rağmen gerçek dünyasında yalnız, korkulu, üzgün bir aydındı. Bu hâli, içinde bölünmüş olmasından ileri geliyordu.

 Bizdeki açık etkileriyle beraber Batı’yı inkâr imkânsızdı. O’nu bütünüyle kabullenmek de olamazdı. Çünkü kendimiz de yaşamış ve yaşamakta olan bir vakıaydık. Bunu meftunu olduğumuz Batı bile inkâr ediyor değildi. İşte Tanpınar bu iki kutbun arasında kaldı.

Devrin batıcıları, maziyi bir kalemde kaldırıp atacak kadar insafsız, akılsız ve Avrupa aşığı idiler. Yerliliği savunanlar, hayat şansı bulunan bir sistem ve programa sahip değillerdi. Dayandıkları Osmanlı bütün heyetiyle yıkılmıştı. Tanpınar ne yapabilirdi? Bütün bunlar fert iradelerini çok kısa zamanda âtıl bırakabilecek şartlar. Fakat bunlara rağmen Tanpınar, bazı kesin tavır alışlara gidebilirdi, diye düşünüyoruz. Herhalde burada O’nun en başta gelen zaafına işarete geldik yine.

 Batıya karşı kesin bir tavır almamış, ciddi bir hesaplaşmaya gitmemiştir. Halbuki Peyami Safa ve Kemal Tahir, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’ta bu boşluğu doldurma çabalarına rastlarız. En kesin ve amansız bir boğuşma hâlindeki hesaplaşmayı ise ancak Cemil Meriç’te görürüz. Bütün bunlar hayatlarının belli dönemlerinde Batı tecrübesi yaşamış aydınlarımız. Tanpınar’ın O’nu giderek mükemmele götüren tecrübe diyebileceğimiz merhaleleri yok.

 Tanpınar ne Batı ne de mazi karşısında kesin tavır sahibi değil. Bu tereddüt hâli O’nu soyut anlatıma sevk etmiştir. Gerçekten de soyutluk, Tanpınar üslûbunun başta gelen özelliği. Romanında ve şiirinde hatta denemelerinde gayet açıktır bu husus. Müşahhası yakalayamayan Tanpınar, soyuta başvurdu. Düşündüklerini anlatırken semboller kullanması, soyut üslûba başvurması, O’nun problemleri çözemediğinin en güçlü delilidir. Böylece O da devrinin bir kısım Batılı yazarının yolunu izlemiş oluyordu. Edebiyat otoritelerinin ne diyeceklerini bilemiyoruz ama biz Kafka’nın özellikle Dâvâ’sı ve Dostoyevski’nin Budala’sı ile Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Huzuru arasında çok yakın benzerlikler sezdik.

 İnkâr etmeyen, fakat ısrarla savunma yoluna da girmeyen, bu arada Batı’yı ayıklayarak almamız gerektiğini de belirten, düşünebilen tereddüdün ve tecessüsün en derin örneklerini veren yazarımızın Huzur’daki bir sözüyle son verelim yazımıza:

           “Milli olan her şey güzel ve iyidir. Ve sonuna kadar devam etmesi lâzımdır.”

 

 

NOT:

 

İdeoloji ve politika kaynaşmış birbiri ile. Bunun içindir ki çağdaş filozofların çoğu ideolojileri küçümser. Filhakika ideoloji zamanımıza kadar, hakikatin araç olarak yani belli emellere varmak için kullanılışı diye nitelenmiştir. Bu işi yapanlar da “gözü pek demagoglar”, yani politikacılardır. Meselâ K. Jaspers ideolojiyi şöyle târif eder: Bir düşünceler ve tasavvurlar karmaşığı; bu karmaşık, düşünen süjeye mutlak hakikat gibi görünür; kişi, dünyayı da içindeki yerini de onunla izah eder; ama gerçekte kendi kendini aldatmakta ve böylece kendine bir gerekçe yaratmakta, durumunu gizlemekte ve hakikatten kaçmaktadır; bir anlamda işine de yaramaktadır bu. Demek ki bir düşünceyi ideoloji diye nitelemek onu hakikat ve samimiyet dışı saymaktır, daha yıkıcı bir tenkid olabilir mi? Kısaca ideoloji ithamı düşmanlarımıza karşı en korkunç bir silâhtır. A. Camus için de bu günkü siyasi hayattaki şiddet eğilimi ideolojiden geliyor; siyasi hayat topyekûn bir irrasyonalite (akıl dışılık), salt bir güç diyalektiği. H. Kuhn’a göre ideoloji, modern dünyanın bir aldatmacası. Ancak son zamanlardaki semantik bir gelişim sâyesinde ideoloji kelimesi bütün kavramsal handikaplarından kurtulabilmiştir; bugün ideoloji, bilgi sosyolojisi ve siyasi araştırma alanında “arzuya şâyân olarak kabul edilen bazı kolektif amaçların gerçekleşmesi için kurulmuş kavramlar düzeni” diye tanımlanabiliyor (Jean Meynaud, Destin des ldiologies, s. 18, Fotia’nın fikirleri. Kırk Ambar, Cemil Meriç, s. 327 den naklen)

 

Etiketler: , , , , , , ,

14 Eylül 2023 Perşembe

HER ÇAĞDA ÖNDER BÜYÜK DEVLET VE SİYASET ADAMI NİZAM-ÜL MÜLK

                                                                                   Mehmet Akif AK

İslâm Dünyasının yeni ve zorlu bir dönemeçte bulunduğu bir sırada O'na “Nizam-ül Mülk” unvanını verdi zamanın Abbâsî halifesi, Kâim bi Emrillah. Nizam ül Mülk, yâni ülkenin, devletin düzeninin kurucusu, nizâm vericisi. Halife, "Dünya Sultanının veziri Hasan bin Ali Bin İshak El-Tûsi'ye (asıl adı), Nizam-ül Mülk'e ilave olarak "Kıvamıd-Devle ved-Din” lakabını verdi ve buna "Râziya Emir-ül Mü'minin" unvanını da ekledi.

Aynı Halife'nin, "Melik-ül İslâm ve'l-Müslimîn”, “Burhan-ı Emir-ül Mü’minin”, “Rüknüddin”, “Melik'ül Maşrıkı ve'l Mağrib", “Şehinşâ’ul Muazzam” unvanlarını verdiği Sultan Tuğrul bey'in inşâ ettiği, hakîki mânâsıyla Ulu bir Devletin veziri idi Tus'lu Hasan.

Tuğrul Bey'in vefatından sonra Selçuklu tahtına geçen Ebu'l- Feth Alp Arslan'ın yanında başlamıştı Selçuklu'ya hizmete ve Büyük Selçuklu Devleti'nin Alp Arslan ve Melikşâh gibi Cihanın az gördüğü iki Sultan'ının yanında otuz sene boyunca sultandan sonra en yetkili ve sorumlu devlet adamı olarak hizmet görmüştü. Büyük Selçuklu yükselişinin zirvesini teşkil eden bu otuz yılda, devrin tarihe mal olan her "büyük olay"ında, Sultan'ın adının hemen yanı başında Nizam-ül Mülk ismi parıldamaktadır.

İslâm dünyası gerçekten büyük bir dönemeçteydi bu çağda. İslâm Peygamberi'nin (sas), dünyayı nurlandırdığı zamanlardan başlayarak bazı kesintilerle o zamana kadar gelen yayılma, artık yerini elemli bir düşüşe terk etmişti. Doğu Roma, hudutlarda her an geçmişin intikamını almaya hazır beklerken Selçuklu içindeki kargaşa, Doğu Roma tehlikesinden pek de önemsiz değildi.

Halife ancak bir şehre güç yetirebiliyor, Şiî ve Batınî eşkıyalar bütün İslâm beldelerinde Terör estiriyorlardı. İslâm'ın yozlaşması ve yok olmasına yönelik bu iç tehlikeler, Fatımî devletinin desteğiyle güçlü ve teşkilatlıydılar. Bu amansız saldırılara karşı küçük çaplarda da olsa bir süredir başlamış bulunan Ehli Sünnet direnişi ve savunması ise yığınla engel, baskı ve zulümle birden savaşmak zorundaydı ve ne yazık ki büyük çapta sindirilmiş durumdaydı.

İslâm dünyasının kararmaya başlamış ufuklarında yeni bir umut ışığı belirdi. Bu ışık, Türk soyunun o çağdaki en asil kesimi ve halis Müslümanı olan Selçuklulardan geliyordu. Dandanakan Zaferiyle başlayan Selçuklu yükselişi, aslında İslâm'ın da yükselişi oldu. Gerçek İslâm, bir diğer deyişle Sünnî'lik yeniden bir yükseliş devrine girmişti. Halife'nin Selçuklu Sultanını öncesi ve sonrasında hiçbir çağda görülmemiş şekilde iltifatlara boğmasını ve Vezir’ini de Nizam-ül Mülk diye adlandırmasının sebeplerini yukarıda zikredilen hâdiseler zaviyesinden baktığımızda daha iyi anlamış oluyoruz.

BÜYÜK GÖREVLER İÇİN HAZIRLANAN BİR KİŞİLİK

Hasan, Horasan'a bağlı Nukan kasabasında doğdu (1018). Baba, kimi kaynaklara göre fakir, kimine göre ise varlıklı. Fakat, kasabanın ileri gelen memurlarından olduğu malum. Kardeşi ile birlikte iyi bir öğretim gördü. 11-12 yaşlarında Hafız-ı Kuran, sonra Şafiî fıkhı eğitimi. Kısa zamanda bu Mezhebin ileri gelenlerinden, otoritelerinden biri oluş.

Tanınmış edebiyatçılarla dostluk kurup, edebiyatın lezzetlerini tadan Tus'lu Hasan, bu alanda da yeteneğini ispat etti. Ancak kader O'nu bir başka cazibe merkezine doğru çekiyordu. Öğretimden ve edebiyat çevreleri ile ilişkilerinden kazandığı iyi yazma ve güzel konuşma özelliği, kaderin ona hazırladığı asıl mesleğin değerli birer süsü olacaktı. Tus'lu Hasan "idareci" yaratılmıştı. Fıtratının O'nu sürüklediği idarecilik mesleğine geçtiğinde iyice pişmiş ve kıymetli meziyetler edinmişti.

İlk sıralar Gazne devletine bağlı Horasan Vilayet-i Umumi valisi Ebu'l- Fazl Sûri'nin yanında babasıyla birlikte görev yaptı. Türk tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olarak tarihe geçmiş Dandanakan savaşından sonra kısa bir müddet Gazne'de bulundu ise de tekrar Horasan’a dönerek Selçukluların hizmetinde çalışmaya başladı. Belh valisi Ali bin Şadan'ın yanında eziyetli geçen yılları. Vali ile bir türlü yıldızları barışmayan Hasan, Çağrı Bey'e sığındı. Çağrı Bey ise büyük kabiliyetler sezdiği Hasan'ı Merv'de bulunan oğlu Alp Arslan'ın yanına gönderdi.

Çağrı Bey, oğlu Alp Arslan'a şunları söylüyordu Hasan için: "Ya Muhammed, bu Hasan Tûsi'dir. Re'y ve tedbirde örnektir. Buna saygı göster. Bunu baba yerinde tut. Re'y ve tedbirini gözet. Buna muhalefet etme, bunun tedbirine muhalif yola gitme."

Sultan-ül Muazzam Tuğrul Bey vefat ettiğinde oğlu olmadığı için Selçuklu tahtına kardeşi Çağrı Bey'in oğlu Süleyman geçecekti. Tuğrul Bey'in Süleyman'ı Veliahd göstermesine sebep, kardeşi Çağrı Bey'in ölümü üzerine O'nun hanımlarından Süleyman'ın annesi ile evlenmiş olmasıydı. Tuğrul Bey'in veziri Amid-ül Mülk de Süleyman için çalışıyordu. Halbuki umumi arzu Alp Arslan'ın sultanlığı yönündeydi. Alp Arslan'ı Selçuklu tahtına geçmeye teşvik eden ve bu mücadele başlayınca da ona büyük yardımlar ve yararlar sağlayan kişi Tus'lu Hasan oldu. Ancak bu sırada Selçuklu tahtı için daha büyük bir tehlike belirmişti. Kutalmış, Selçuklu boyunun en büyüğü olduğu iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Yine Tus'lu Hasan'ın yardımıyla Alp Arslan Kutalmış'ı bertaraf etmeyi başardı. Bu başarı Al Arslan'ın Selçuklu tahtına geçişini kesinleştirdi (1064). Bu esnada kesinleşen bir başka şey de Tus'lu Hasan'ın vezirliği idi. 1064'ten onun vefat tarihine (1092) kadar sürdü bu vezirlik yılları, Tus’lu Hasan bakımından birbirini izleyen sayısız başarı ile süslendi.

SULTANLIĞIN VE VEZİRLİĞİN YENİ ANLAMI

Nizam-ül Mülk'ün devlet teşkilatından başlayarak içtimaî ve iktisadî hayatta, dinî ve tabii ilimler alanında vesile olduğu değişiklikleri ve yenilikleri biraz sonra müşahhas örnekleriyle göstereceğiz Fakat burada öncelikle belirtilmesi gerekli bir konu çıkıyor önümüze: Nizam-ül Mülk ile birlikte hem vezirlik ve hem de bir ölçüde sultanlık yeni bir merhaleye kavuşmuştu. Türklerde çok eskiden beri var olan hanlık, hakanlık geleneği bu devirde İslâm ile yoğrulmuş olarak en olgun seviyesine çıkıyordu. İslâm’ı kabul etmiş öteki Türk hakanlıklarının zaruri olarak yaşadıkları geçiş dönemi Selçuklular ile birlikte sona eriyor, devlet, mükemmel bir İslâm devleti olarak, İslâm’ı kabul ve kendi bünyesinde uyguladıktan başka onun i'lası, yayılması ve tehlikelerden korunması görevini de üstüne alıyordu. Osmanlı Devleti, Selçukluların yaşadığı böyle bir tecrübenin harika meyvesidir. Hiç şüphesiz bunda harici işlerden çok devletin temellerini atma, iç meselelerini halletme gibi işler ile meşgul bulunan -tıpkı sonraları ahfadından Kara Osman'ın yaptığı gibi- Tuğrul Bey'in de büyük payı bulunmaktaydı. Halife ile ilk ciddi temasları yapan O'dur. Ama bu resmî münâsebeti,  bazı esaslara bağlamak, Alp Arslan'a ve özellikle de Nizam-ül Mülk"e nasip olmuştur. Nizam-ül Mülk adının O’na halife tarafından verilmiş olması da bunu açıklar. Ayrıca bir Vezir’in yetki, görev ve sorumluluklarının ne olduğu, bunların hangi hudutlarda sona erdiği hususları da Nizam’ül-Mülk ile birlikte belirli, açık kaidelere bağlanmıştır. Nizam’ül-Mülk'ün hem gelmiş geçmiş sultanların başaramadığı birçok işleri başarması, hem de otuz yıl vezirlik makamında kalması, buna karşılık Sultanlık makamına bütün yönleriyle layık olduklarını icraatlarıyla ispat eden Alp Arslan ve Melikşah ile birlikte çalışabilmesi, bu kaidelerin başarıyla uygulanmış bulunduğunu gösterir. Sağlam esaslar üzerine oturmamış olsaydı bu vezirlik bu kadar uzun süreli ve o ölçüde muvaffakiyetlerle dolu olamazdı.

 İDARİ YENİLİKLER

Nizam-ül Mülk, benzersiz kitabı Siyasetnâme'sinde devlet yönetiminde yapılan değişiklikler ve getirilen yenilikleri açık seçik olarak anlatır. Bunları uzun uzadıya açıklamaya sınırlı dergi sayfalarında imkânımız yok. Konuların başlıklar halinde sıralanması bile bu yazının çerçevesini aşar. Ancak belli başlı konular başlığı altında özetlenmesi bir ölçüde kabil olabilir.

Tus’lu Hasan'ın Devletin İşleyişine dâir ortaya koydukları, tümüyle kendine ait yeni şeyler değildi. Bir defa İslâm, her konuda ilk kaynak olarak önünde duruyordu. Bunun yanında Gazneli ve Sâmâoğulları tecrübesi, Nizam-ül Mülk'ün başlıca kaynağı olmuştu. Bütün teferruatıyla Selçuklu Saray Teşkilatı ve Divanı, bu ana kaynak ve tecrübelerin icrâata geçirilmesi anlamına geliyordu. Vezirlik, maliye, milli savunma, teftiş, hariciye alanlarında ayrı ayrı divanlar ve merkez divanın kaideleri belirlenmişti ve uygulanıyordu. Ayrıca Nizam’ül-Mülk İslâm esaslarına dayalı mahkemeler kurulmasına da önem vermişti. Merkeze bağlı eyaletlerde de küçük çapta divanlar kurulması Nizam-ül Mülk ile başlar, bütün bunlar Siyasetnâme’de ayrı ayrı kaydedilmiştir.

Siyasetnâme'nin sonunda yer alan aşağıdaki bölüm, kitabın değerini gösterdiği gibi aynı zamanda ihtiva ettiği konuların da bir özeti durumundadır:

" İşbu Kitabı Siyasetin yazılması bitti. Bu konuda bir kitap yazılmasını, Hüdâvend-i Âlem (Melikşah), bu bendeye ferman buyurduğunda emre itaat ederek, kitabın tertibine başladım. Açıkça ifadelerle otuz iki bölüm halinde yazıp gerekli düzeltmeleri yaptım ve yüce Huzura takdim eyledim. Yüce Makamca kabul olundu. Ancak bu yazılanlar bir özet olduğundan daha sonra bazı ilaveler yaptım. Her bölümle ilgili nükteleri artırıp açık bir dille anlattım, genişlettim. 485. senede Bağdat tarafına gideceğim zaman Saray kütüphanesi yazıcılarından Muhammed Mağribi'ye verdim ve okunaklı ve güzel bir hat ile yazmasını ve eğer bu seferden dönmek bu bendeye nasip olmaz ise, şu defteri Huzuru Hüdâvend-i Âlem'e (Melikşah’a) takdim eylemesini tenbih ettim. Ta ki Hüdâvend-i Âlem bununla dâima uyanık bulunsun, işlerinde ve hareketlerinde dikkatli ve tedbirli olsun ve her zaman bu kitabı mütelaa etsin. Bu kitapta hem nasihat hem hikmet ve mesel ve Kur'an tefsiri, hem Nebî Aleyhissalat ü Vesselâmın haberleri, Siyeri ve geçmişte yaşamış adaletli sultanların hikâyeleri vardır. Bizden öncekilerden haber ve bizden sonrakilere kıssa ve hikâye mevcuttur. Her ne kadar uzun ise de yine de özlü olup Adaletli Padişaha layıktır. Allah daha iyisini bilir."

Nizam-ül Mülk'ün gerçekleştirdiği büyük idâri yeniliklerinden biri de İktâ’ usulüdür. Bu usul, hazineden maaş vermeden devletin ihtiyacı olan koca bir ordunun beslenmesini sağlayan usuldür. İkta’ sistemi, devlet idaresinde daha öncelerden bilinmekle birlikte Nizam’ül-Mülk İkta'ı keyfi ve şahsi takdirlere bağımlı olmaktan çıkarıp, devletçe tespit edilen belirli nizamlara bağlamıştır. Buna göre İkta’ sahipleri, devlete karşı sürekli bir sorumluluk taşırlardı. İkta’lardaki ahalinin haksızlığa uğramaması, ezilmemesi için sağlam esaslar konulmuştu. İkta’, hem devlete hem ikta’ sahiplerine, hem de ahaliye fayda sağlayan bir müessese haline getirilmişti.

İdari alandaki bütün bu yenilikler ufak-tefek bazı değişikliklerle daha sonraki Bütün İslam-Türk devletlerinde uygulanmıştır. Özellikle Osmanlılar bazı Selçuklu müesseselerinin sadece adını değiştirmekle yetinmişlerdir.

EHLİ SÜNNETİ SAVUNMA MÜCADELELERİ VE NİZAM-ÜL MÜLK

Büyük Selçuklu Devleti'nin ve bu arada Nizam-ül Mülk'ün adını İslâm dini bâki kaldıkça yaşatacak çok önemli bir hizmeti de bu devletin Sultanı ve Vezir’inin, Ehli Sünnet yolunun baskılardan kurtarılıp geliştirilmesi ve yüceltilmesi için gösterdikleri büyük gayrettir.

O yıllarda İslâm dünyası ipi kopmuş bir tespih gibi parça parça dağılmıştı. Gerçek İslâm'ı temsile en yakın câmia olan Ehli Sünnet Yolunu ve İslâm’ın temel esaslarını yozlaştırmak, Müslümanları parçalayıp bir birbirleriyle savaştırmak isteyen sapık mezhepler ile devam eden kavga, hızla Ehli Sünnet tarafının aleyhine dönmekteydi. Öte yandan Ehl-i Sünnetçe Hak Mezhepler olarak nitelendirilen mezhepler arasında var olan bazı basit ihtilaflar, büyütülerek kavga, husumet, çatışma vesilesi ediliyor ve hiç önemsenmeyecek derecede bulunan söz konusu ihtilaflara dayanılarak, bu mezheplerin de kendi aralarında vuruşmaları isteniyordu. Tuğrul Bey'in veziri Amid-ül Mülk bile bu yanlışlığa düşüyor, Eş'arîleri lanetleyip Şafiî'leri baskı altında tutuyordu.

Nizam-ül Mülk, bu fesat kargaşasına derhal son verdi. İlk olarak bahsi geçen baskılar sonucu memleketini terk etmek zorunda bırakılan devrin Din âlimi ve İrfan ehli büyük zâtlarından Ebu'l-Kasım Kuşeyrî, İmam'ül Harameyn Ebu'l-Meâli Cüveynî gibi şahsiyetlerin tekrar yurtlarına dönmelerini sağladı. Bu ve benzeri tedbirlerle Müslüman ahalinin korkmadan Sünnî mezhepler etrafında toplanmasını teşvik etmiş oldu.

Nizam’ül-Mülk, büyük önem verdiği Ehli sünnet mücadelelerinin tefrikacılara karşı başarıyla sonuçlanması ve hayırlı neticelere ulaşmış bulunmasını gelecekte de teminat altına almak için, kendi alanında bir ilk olan ve mükemmel bir örnek teşkil eden büyük projesini gecikmeden hayata geçirmişti bile; Nizamiye Medreseleri

NİZAMİYE MEDRESELERİ

Çok sonraları Batıda üniversite adıyla ortaya çıkan öğretim kurumlarının kurulmasında örnek alınan ve bizim medreselerimizde de uzun zaman yaşatılan model bir kuruluş oldu Nizamiye medreseleri. Adını, kurucusundan alıyordu. Bu medreselerin Bağdat'tan başlayarak öteki belli başlı İslâm merkezlerinde de açılmasının birçok sebebi yanında Sünnîliği halk arasına yayma ve yerleştirme, sünnî mezheplere gelişme, müesseseleşme imkânları sunma amacı en başta gelmekteydi.

Büyük Vezir, Ebu-l Feth Sultan Alparslan'ın da himmet ve isteğiyle ilk Nizamiye medresesini Bağdat'ta kurdu (1066). Az zaman içinde Bağdat örnek alınarak Isfehan, Rey, Nişabur, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul, Amul’da da aynı adla medreseler hizmete açıldı. Bu tarihlerden önce de medrese vardı İslâm dünyasında, ama bunlar özel mahiyette idi. Büyük çaplarda da değillerdi. İlk defa olarak Nizam-ül Mülk, medreseleri devlet himayesine aldı, genişletti, herkese açtı. Bu, inkılap çatında bir değişiklikti. Önceki Medreseler ise vakıf esasına dayanıyorlardı ve ücretsiz Öğretim yapıyorlardı. Bu, durum anılan medreselerin gelişmesini güçleştiriyordu.

Devrin belli başlı büyük din alimleri, Sünnî Mezhep imamları, Nizamiye medreselerinde toplandılar. İmam Gazali bunlardan biri idi. Gazali, Sultan tarafından bu medreseye nasıl davet edildiğini bir kitabında anlatıyor. Medreseler az zamanda Ehl-i Sünnet için bir toparlanma ve gelişme merkezi oldular. Ehl-i Sünnet'in bu yıkılmaz kalesi gün geçtikçe yükseldi ve adı hariç tutulacak olursa İslâm dünyasında asırlar boyu yaşadı.

Nizamiye medreselerinde sadece dini ilimler okutulmazdı. Tabiî ilimler, matematik, mantık ve astronomi de derslere konu edilirdi.

Nizamiye medreseleri ile ilgili bir olay:

Medresenin müderrislerinden İmam Kuşeyri'nin oğlu Ebû Nasr, Hanbelîler aleyhine vaazlar vermeye başlamıştı. Hanbelîler ise buna dayanamayıp Eş'arî'lere saldırıyorlardı.

Yer yer cinayet bile işleniyordu. Nizam-ül Mülk derhal hadiseye müdahale etti. Medresenin ileri gelen müderrislerinden meşhur Ebû İshak Şirâzi’ye bir mektup yazarak Sultan'ın ve kendisinin herhangi bir mezhebi korumadıklarını ve mezhepler arasında bir ayrım siyaseti gütmediklerini Nizamiye'nin sadece ilmin korunması ve yükselmesi gayesiyle açıldığını, Ahmet İbni Hanbel'in de İmamlar arasında bulunduğunu hatırlattı. Bu mektuptan sonra bütün vaizler-müderrisler bir toplantı yaparak vaazlarında usul ilmi ve mezheplere girilmemesini kararlaştırdılar. 1080'de bu husus bir disipline bağlandı. Fakat mağrip âlimlerinden olup Nizam-ül Mülk tarafından Nizamiye Medresesine tayin olunan Ebu'l Kasım El-Bekri, vaazlarında Ahmet İbni Hanbel'i bir yandan övmekle beraber diğer yandan Hanbelî'leri kötülemeye başlamıştı. Bu tatsız olay da anılan âlimin merkeze çağrılması ve uzun müzakereler sonucunda ikna edilmesiyle bir çözüme bağlandı. Bundan böyle medresede herhangi bir olay çıkmaması için de kapısına Türk muhafızlar konuldu.

Nizâmiye Medreselerine zamanında özellikle Mâverâünnehir âlimleri tarafından çeşitli eleştiriler gelmiştir. Medreselerin devlete bağlı olması, onların siyasetin tesiri altına gireceği, Medreselerde sâdece Eş’arî ve Şafiî mezhepleri üzerine ders verilmekte bulunması gibi. Bunlar haklı eleştirilerdi. Bu eleştiriler zamanla karşılık bulmuş ve eğitim programlarında bazı düzeltmelere gidilmiştir. 

EHLİ SÜNNETİN KUDRETLİ DEVLETİ SELÇUKLULAR

Artık Cihanı titreten bir Ehli Sünnet devleti vardı. Uzun bir küsuf (fetret) döneminden sonra İslâm, başlangıcındaki saflık ve temizliğiyle yeniden kendi devletine kavuşuyordu. Bu devletin başında, Divanında fakirlerin isim listesi yazılı olan, her Ramazan ayında yoksullara 15.000 dinar dağıtan ve tıpkı selefi ve amcası Tuğrul Bey gibi çok dindar bir Sultan olan Alp Arslan vardı. Bütün dünyaya şunu ilan ediyordu bu büyük Sultan:

"Kaç defa söyledim biz bu ülkeleri silah kuvvetiyle aldık. Temiz Müslümanlarız ve bid'at nedir bilmeyiz. Bu sebeple Allah, halis Türkleri aziz kıldı." Sultan Alp Arslan ardından Büyük Selçuklu Devletinin saltanat makamına babasından hiç de geri kalmayan hatta Onu yer yer aşan ve asırlarca Âdil Sultan diye anılacak olan Melikşah gelecekti.

 Özellikle Nizam’ül-Mülk'ün vezirlik yaptığı otuz yıl içinde en parlak devirlerini yaşayan Büyük Selçuklu Devleti, İslâm dünyasına yönelen içerden Şiî-Batınî ve dışarıdan Doğu Roma tehlikesi, uzun zaman toparlanamayacak biçimde kırıldı ve püskürtüldü. İslâm dünyasının büyük çoğunluğunu teşkil eden ve fakat şiddetli baskılar sebebiyle iyice sinmiş ve içine kapanmış bulunan Sünnî Müslümanlar, uyandılar, derlendiler,  toparlandılar. Selçuklu devletinin İslâm'a ve Müslümanlara yaptığı bu hizmeti ifade etmek için kelime bulmakta güçlük çekilir.  

Bu gıpta edilen kemalin elbette bir zevali de olacak; Kudret ve Haşmetin zirvesinde iken yaşanan yıkıcı bir sarsıntıya da sıra gelecekti.

 “TAÇ” İLE “DİVİTİN” KAVGASI VE PEŞ PEŞE YOK OLUŞ

Bu öyle bir zamandı ki, Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve hatta bütün İslâm Âlemi ile birlikte Genç Sultan ve İhtiyar Vezir de kudret ve haşmetlerinin son derecelerinde bulunuyorlardı. İşte her kemal gibi bu ihtişam zirvesi de bir zevâlin başlangıcı oldu. Zevâl, Sultan ile Vezir’in aralarının açılmasıyla başladı. Düşmanları ve rakipleri, bir süredir Nizam’ül-Mülk'ü Sultan'ın gözünden düşürmeye çalışıyorlardı. Sultanlığın, tarihimizdeki en parlak örneklerinden biri olan Melikşah ile Vezirlik Makamının kendisiyle birlikte yeni bir döneme evrildiği büyük vezir Nizam’ül-Mülk arasındaki münasebetler ve sonraki kriz günlerinde karşılıklı olarak yöneltilen tenkitler, suçlamalar, Selçuklu tarihi bakımından çok önem taşıyordu diyor Osman Turan.

Bu "zevâl" sürecinin çeşitli kaynaklardan derlediğimiz safhaları söyle           gelişmişti:

Sultan ile Vezir'i uzun bir zaman tek vücut gibi hareket etmiştiler. Her birinin büyüklüğü, diğerinin büyüklüğünü hazmetmeye engel değildi. İkisinin de İslâm’ı iyice sindirmiş bir şekilde yaşamakta olmaları ve örnek alınabilecek hayatları, başlı başına bir tarihi doldurabilecek başarılarla müzeyyen beraberliklerini her şartta devam ettirmelerinin teminatı olmakta idi. Vezir’in sultana ve saltanata bağlılığı, sadakati, teslimiyeti sonsuz; Sultanın Vezir’ine karşı tutumu saygılı ve kadirşinâstı. Sultan Alp Arslan, Nizam-ül Mülk'ü oğlu Melikşah’a Atabeg tayin etmiş, küçük yaşlarda ikisini birlikte savaşlara göndermişti. Bu savaşlardan büyük başarılarla sonuçlanan Gürcistan seferinde Melikşah on iki yaşındaydı. Sarayda, savaşta, avda, yemekte, devam eden bu beraberlikte, asırların tecrübesi ile İslâm'ın kişileşmiş bir timsali olan Koca Vezir, Melikşah'ı eğitiyor, üstün meziyetlerle donatıyordu. Melikşah'ın fıtratındaki kabiliyet bu engin tecrübeyle birleşince bambaşka bir şahsiyet oluşuyor ve olgunlaşıyordu.

Sultan Alp Arslan, bir batinî hançeriyle Şehit edilince, bu ölümü Devletin geleceği adına gayet dikkatle bir süre için gizleyen ve herhangi çıkması kuvvetle muhtemel bir karışıklığın çıkmasını önleyen Nizam-ül Mülk, Melikşah'ın meşru hakkı olan (Babası O’nu veliaht tayin etmişti, ama hânedan içinde buna karşı çıkan ve pusuda bekleyen kişiler, gruplar vardı) Sultanlık tahtına geçmesinde de küçümsenemez katkılarda bulundu. Melikşah’ın Amcası Kavurd ve daha sonra kardeşi Tökiş, Selçuklu saltanatında hak iddia ettiler. Büyük Vezir’in tedbiri, siyasi ve askeri dehası, bu fesat hareketlerini dağıttı. Selçuklu tırmanışı Melikşah ile birlikte hızlanarak ve genişleyerek devam etti.

Şüphesiz bütün saadetler gibi bu saadet de bulutsuz değildi. insanoğlunun Kabil ile birlikte bulaştığı kıskançlık illeti, bu çağda da elbette vardı ve Selçuklu sarayının dehlizlerinde odalarında sinsi sinsi dolaşmaktaydı. Nizam’ül-Mülk'ü Sultan'ın gözünden düşürmek için her fırsatı kullanıyordu bu fesat ve kıskançlık hizipleri.

Nizam-ül Mülk'ün oğulları, torunları ve emrindeki adamları, Selçuklu Devleti'nin en önemli makamlarını işgal ediyorlardı. Vezire bağlı gulamların (Gulam: savaşlarda esir alınıp, sonra asker sınıfına dâhil edilenler) sayısı 20.000'i buluyordu. Vezir, bilhassa ilim adamları, medreseler ve sofiler için büyük paralar harcıyordu. Zamanlarının bir kısmını bunlarla geçiriyor, dostluklar kuruyordu. Büyük Vezir’i çekemeyenler, Sultan'a önce bu durumu şikâyet ettiler. "Vezir müsrif ve yok edici, yiyip bitiricidir; O’nun israfı, hazineyi eritiyor" dediler. Melikşah, en yakındakilerden bile gelen bitip tükenmeyen bu şikâyetlerden iyice bunalmıştı. Şikâyete konu meseleleri iyice tetkik ve tahkik eyledikten sonra bunların çoğunun doğru olduğuna ikna oldu. Artık kararını vermişti. Bir mektup yazarak Vezir’ine gönderdi. Mektupta bugüne kadar hiç kullanmadığı sert, aşağılayıcı ifadelerle Nizam-ül Mülk'ü azarlıyordu.

Nizam’ül-Mülk'ün O’na cevabı ise şöyle idi:

 "Ey dünya padişahı! Senin için bir bölük asker hazırladım ki, gündüz senin önünde durup düşmanını kılıçla senden uzaklaştırırlar. Bir bölük asker de gece için hazırladım ki Sen uyurken onlar ayak üzere saf saf durup senin için dua ederler. Binalar için hazineyi zora soktuğumu söylüyorsun.

Eğer dilersen sözü edilen hayrat binalarına harcadığım servet kadarını sana vereyim. Lakin bu binaların kapılarındaki kitabelerde bulunan Melikşah adını sildireyim ve her birine kendi adımı yazdırayım (Vezir kendi servetiyle yaptırdığı cami, medrese ve benzeri binaların kitabelerine kendinin değil Melikşah'ın adını yazdırırdı) Bu sebeple de kıyamete kadar benim ismim anılmış olsun" dedi.

Bu sözler üzerine Sultan Melikşah, Vezir’ini azarladığına pişman oldu.

Nizam-ül Mülk aleyhtarlarının bu ilk hamleleri, istedikleri sonucu almalarına yetmemişti.

KEMALDEN ZEVÂLE

Ancak, kader ağını örüyor ve bir yığın sebepler silsilesi, bu kemalin zevalini hazırlıyordu. Nizam-ül Mülk'ün vezirlik müddetinin uzaması, nüfuzunun bütün memlekete yayılması ve mal-mülk olarak Saraydan bağımsızlaşması, her istediğini yapar hale gelmesi -her ne kadar kötü şeylere tevessül etmiyor olsa bile- oğulları, damatları, torunları ve sadık adamlarının çevreye tahakküm etmesi, kimi zaman işi zorbalığa vardırmaları, Sultan Melikşah'a ağır gelmeye başlamıştı. Fakat bütün bunlar ve benzeri olumsuzluklar bile henüz Sultan'ın Vezir’inden vazgeçmesini gerektirmemişti, Tâ ki aşağıda anlatılacak olaylar yaşanmasaydı…

Nizam’ül-Mülk'ün oğlu Cemal’ül-Mülk, yerli yersiz, uluorta ahali içinde Babasının taklidini yapıyor diye Melikşah'ın çok sevdiği Caferek adında bir gulam'ın dilini boynundan çıkarmıştı. Bunun üzerine Melikşah -ya da Melikşah adına başkaları- Vezir’in oğlu Cemâl’ül-Mülk’ü zehirleyerek öldürdüler. Öte yandan Vezir’in birçok konuda fikrine başvurup, danıştığı istifade ettiği bir Musevi de yine aynı kişilerce suda boğularak öldürülmüştü. Nizam-ül Mülk, bu iki ölüm olayından dolayı çok üzüldü ise de bunlar, Sultan'a baş kaldırması için sebep teşkil edemezdi.

Fakat Sultan'ın hanımı Terken Hatun ve kethüdası Tacü’l-Mülk çevresinde öbeklenen fitne ve fesat hareketlerinin aktörleri, son perdeyi oynamak üzere var güçleriyle çalışıyorlardı. Çoğu Saray hizmetlisi olan bu kişiler, Vezir’i içine çekecekleri ölümcül ağı hiç belli etmeden ilmek ilmek örmekte ve Vezir’i yalnızlaştırmakta idiler.

 TALİHSİZ BİR OLAY VE İLK KIRILMA:

"SALTANATTA BENİM İLE ORTAKLIĞIN MI VAR?"

 Merv valisi Osman, Nizam-ül Mülk'ün torunu idi. Melikşah da Coden adında bir Memluk asilzâdesini Merv'e zâbıta memuru olarak göndermiş bulunuyordu.

Bu Zâbıta memuru, sebepli-sebepsiz halka zulüm ediyordu.  Eziyet gören halktan bir kısmı şikâyet için Vali Şems’ül-Mülk Osman'a geldiler. Osman da durumu tahkik ettikten sonra Coden'i hapse attı. Olay hemen Melikşah’a duyuruldu. Sultan Valiye, "niçin böyle yaptın?" diye sordu. Osman, zâbıta memuruna neden bu cezayı verdiğini açıklamak yerine Coden’i hapisten çıkarıp Sultan'a gönderdi.

Coden Sultan'a gelince, olayları kendince hikâye etti ve suçsuzluğunu savundu. Nizam’ül-Mülk’ün torunundan şikâyet etti. Melikşah, Coden'in şikâyetlerini haklı buldu ve çok hiddetlendi.

Terken Hatun ile Tac’ül-Mülk de bu arada boş durmuyorlardı. Melikşah, derhal bir mektup yazdı Nizam’ül-Mülk'e ve O’nu acı bir şekilde suçladı, hatta payladı.  Diyordu ki:

 "Saltanatta benim ile ortaklığın mı vardır. Niçin haddinden tecavüz edersin ve edepsizlik yoluna gidersin? Oğullarının Her biri bir ülkeye vali ve hâkim oldular. Saltanatın itibarına ve devletin şerefine bozukluk getirmeğe başladılar. Şimdi haddini bil ve bir daha dairenden tecavüze kalkışma. Kendini benim yerime geçirme ve izin vermediğim bir yerde de bulunma.  Vezirlik divitini önünden kaldırıp, senin hüküm ve hükümetini halkın üzerinden kaldırmamı mı istersin?"

Otuz yıl süren ve et ile tırnak misali birbirine yapışmış gibi devam etmiş bulunan bir beraberlik için bu sözler, bir kıyamet kopuşu gibi korkunç ve öldürücü idi. Nizam-ül Mülk sarsıldı ve belki de ilk defa olmak üzere -son olduğu da kesin- bu ağır suçlamalara karşı kendi nefsini savunma yolunu tercih etti. Cevabı şöyleydi:

"Sultan'a deyin ki,  Allah devletini dâim ve saltanatını bâki kılsın. Şimdiye kadar ülkede Sultan ile ortaklığım olduğunu hiç bilmezdim. Sultan böyle buyurunca öğrendim. Benim, sultanın hizmetinde kusurum olmamış ve yapmadığım hizmet kalmamıştır. Sultan bugün bulunduğu dereceye ve makama benim tedbirim ile ulaşmıştır. Saltanat O’na benim yardımım ile el vermiştir. Babasının öldüğü günleri hiç hatırlamaz mı? Halkı etrafına nasıl topladım? Amcası ve kardeşini nasıl önledim? Bütün düşmanlarının fesadını üstünden nasıl uzaklaştırdım. O'na bütün ülkeleri zahmetsizce fethedip bütün dünya hükümdarlarını ortadan kaldırdım. Bütün Hükümdarlar âlemini ona tabi kılıp devletinin önünde bir engel bırakmadım. Sultanın saltanatı benim vezirliğim ile bâki ve devleti benim ile devamlı olmuştur. Eğer benim vezirlik divitimi hükümsüz bırakırsa,  O’nun da hükümdarlık tacını başından götürürler."

Cevap hayli şiddetliydi ve üstelik açık bir tehdit mâhiyeti de taşıyordu. Böylece iki taraf da aralarındaki çekişmeyi geri dönülemez bir safhaya taşımış bulunuyorlardı.

Bâtınilerin, Terken Hatun ile Tac’ül-Mülk'ün ve Selçuklu yükselişinin öteki bütün düşmanlarının birlikte istediği şey nihayet vuku’ bulmuştu. Sultan ile Vezir’in arası bir daha kapatılamayacak bir biçimde -bu sert sözlerden ve ithamlardan sonra atık geri dönüş olamazdı- açılmıştı. Ne artık Melikşah'ın Vezir’ini bertaraf etmesine lüzum vardı, ne de Nizam’ül-Mülk'ün Sultana ayrıca ihanet ve isyan etmesine… İkisi de birbirlerine karşı daha önce hayal bile edemeyecekleri bir konuma gelmişlerdi. Biri diğerini kendi yüreğinde katletmiş, öteki ise O’na haddinden fazla âsi olmuştu. Selçuklu ve tüm İslam-Türk tarihinin en karmaşık düğümleri arasında yer alan bu olayın serinkanlı bir muhakemesini yapıp bazı yararlı olabilecek sonuçlara ulaşmak gerekiyor.

 KİM HAKLIYDI?

"Kim haklıydı?" "Bu çatışmadan dolayı suçlu ve sorumlu olan kimdi?" şeklinde sorular geliyor akla. Bu tarz sorulara verilecek cevaplar, ancak bizim konunun esasından uzaklaşmamıza sebep olur, anlamamıza yardım etmez. Bu hâdise iki büyük devlet adamının hırslarına yenilerek giriştikleri sıradan bir saray kavgası değildi. Kavga, her birinin devlet felsefesi ve idare usullerinin özünü anlamada düştükleri ihtilaftan filizlenmiş, sonra dal budak salarak büyümüş ve tarihlere geçecek, dersler çıkarılacak örnek bir tarih olayı karakterine bürünmüştür.  

Nizam’ül-Mülk'ün devlet hizmetindeki otuz pürüzsüz yılı, üstelik şahsen Melikşah üzerinde şu kadar haklarının bulunması ve nihayet cereyan eden Coden olayının, yaşlı Veziri bu derecede paylamaya, gözden gönülden silmeye yetecek ölçülerde önemli olmayışı, bizi ilk anda Melikşah'ın Vezir’ine haksızlık ettiği kanaatine sürüklüyor.  Buna Melikşah’ın, hanımı Terken Hatun ve Nizam-ül Mülk'ün yerine geçmek için sabırsızlanan Tac-ül Mülk ile birlikte giriştikleri desiseleri ve olayları bütün açıklığı ile gördüğü halde Melikşah’ın Vezir’ine sahip çıkmaması de eklenirse Nizam-ül Mülk büsbütün temize çıkıyor. İlk bakışta buraya kadar anlatılanlara dayanılarak varılacak sonuç bu. Ama hakikat bu mudur ve bundan ibaret midir acaba?

"Saltanatta benim ile ortaklığın mı vardır?"

Vezir’in yüreğine bir ok gibi saplanan bu yaralayıcı soru, bir kızgınlık ânında sürç-i lisan olarak sarf edilmiş bir söz olmamalıdır.

Nizam-ül Mülk, kendisi istese de istemese de, bütün Selçuklu Mülk’üne yayılmış sayısız hizmeti sebebiyle Selçuklu Devleti içinde ve hatta İslâm dünyasının her köşesinde büyük bir ün ve itibar kazanmıştır.

Yakınları neredeyse Sultan ile boy ölçüşecek kadar ülkeye yayılmış ve çeşitli kademelere hâkim olmuşlardır. Hırsın, kinin ve saltanat sevdasının bir defacık olsun temiz gönlünü kirletemediği bu büyük adam, tamamen şartların ve yakın çevresinin itmesiyle ve İslâma karşı duyduğu hizmet iştiyakıyla gelmiştir bulunduğu mevkie.

Ama O'nun aracılığı ile devlet yönetimine geçenlerin O’nun kadar ihlaslı ve âdil olmaları imkânsızdı. Vezir’in yaşı ilerledikçe, Devlet Sistemi içinde kendisinin hükmettiği görev alanlarını kontrol edebilme gücü azalıyordu. Nitekim sayıları küçümsenmeyecek noktalara ulaşmış bir zümre, O'nun adına Selçuklu Mülk’ünde hükümfermâ olmağa başlamıştı.

Ne oğulları ne de adamlarından hiçbiri Selçuklu Saltanatına O’nun kadar sâdık olamazlardı. Ama Vezir’i de aşan ölçülerde güç tasarrufuna kalkışıyorlardı. Bu, elbette Devlet için ciddi bir tehlike idi. Dünyanın en büyük Devletini yöneten Selçuklu Saltanatına karşı ciddi bir rakip çıkmıştı.  Hem de Büyük Selçuklu Devletinin en güçlü olduğu çağı idrak etmekte olduğu bir zamanda.

Bütün bunlar Melikşah'ı düşündürmeye başlamıştı. Nizam-ül Mülk ailesinden mutlaka Nizam-ül Mülk gibiler çıkacak diye bir teminat yoktu. Oysa Nizam-ül Mülk'ün adamları, kendilerini boşalan idari makamların tabiî vârisleri ve sahipleri olarak görüyorlardı. Ne Sultan ne de Vezir’i, Devletin başına büyük gâileler açacağı muhakkak olan bu çift başlılığı önleyebiliyorlardı.

Sultanlıkta olduğuna benzer şekilde Vezaret Sisteminde verâset uygulaması durumu Osmanlılarda da vuku’ bulacaktı. Çandarlı Vezir Ailesinin devlet yönetimindeki ağırlıkları had safhaya ulaşınca, Fatih Sultan Mehmet, Veziri Çandarlı'yı ipe göndermekte zerre tereddüt göstermeyecekti. Vezir’in âile mensupları da Saray’dan tamamen uzaklaştırılacaktı.

Siyasetnâme'sinde "İki Sultan bir şehre sığmaz" diye, saltanata isteyerek ya da istemeyerek ortak olma durumunda olanların ne gibi belalara yol açabileceklerini veciz ifadelerle anlatan Nizam-ül Mülk, sanki kendi akıbetini de görüyormuş gibiydi. Bir kısmını bildiğimiz ve bilinmeyen daha birçoğunun da var olduğundan şüphe bulunmayan etki ve sebep,  bu kavgada şartları Nizam-ül Mülk’ün aleyhine çeviriyordu. Terken Hatun ve     Tac-ül Mülk gibi iki önemli unsur da Vezir’in aleyhine dönmekte olan ortamı sürekli diri tutmak için durmaksızın çalışınca, Sultan, Vezir’ine "Saltanatta benim ile ortaklığın mı vardır" diyebilecek noktaya gelmişti.

Nihayet Nizam-ül Mülk’ün şahsen saltanatla bir ortaklığının olması düşünülemezdi. Devletine böylesine sadık muttaki ve veli bir vezirden bu kötülük kolay kolay sâdır olamazdı. Bunu şüphesiz Melikşah da gayet iyi bilirdi. Devlet içinde istediğini yapacak bir mevkie çıkmış bir Vezir’in ayrıca saltanat gibi tehlikeleri vezirlikten kat be kat fazla olan bir makamı istemesi akla da aykırıydı. Ama ne acıdır ki işin perde arkasındaki olaylar bu yönde cereyan ediyordu. Açıkça bir saltanat iddiası yoksa da ortada, fiilen var olmaktaydı. Kader Selçuklu yükselişini böyle bir çıkmaza getirip saplamıştı.

Sultan ortada gözle görülür ciddi hiçbir sebep yokken gerçeği böylesine acı bir biçimde teşhir edip su yüzüne çıkartmayabilir miydi acaba? Yapacağını gizleyemez miydi? O’nu yetiştiren iyi bir Sultan olsun diye gece gündüz çırpınan, Babası bellediği Vezir’ine daha nazik davranabilir miydi? Bir Sultan’ı hiç kimse Vezir’ine nasıl davranacağı konusunda görüş bildiremezdi. Ama insani açıdan bakıldığında biraz daha nazik olmasını bekleyebilirdik.

Hatta mektuba da gerek kalmayabilirdi. Huzura çağırırdı Nizam-ül Mülkü. Olayı kendi aralarında tatlıya bağlayabilirlerdi, her zaman olduğu gibi. Ama böyle bir mektubun yazılmasına sebep, sadece Vezir’in oğlunun sultanının adamını hapsettirmesi değildi ki. Bu duruma şöyle bir kanaate varılabilir.

Aslında son olay bir bahane olmuş ve Melikşah'ın, Vezir’i ile ilgili ne zamandır aklını karıştıran, zihnini bulandıran meseleleri, bir patlamaya benzer şekilde ifade etmesine fırsat vermişti.

Vezir’in cevabı da patlamanın ta kendisiydi. Bir oğlunun zehirlenmesiyle başlayan olaylar, yaşlı veziri tedirgin etmiş, ancak O, bütün bunları sabır ve teslimiyetle göğüslemişti. Fakat peş peşe yaşanan olumsuz hâdiseler, ister istemez içinde bir birikime de sebep olmaktaydı. Ve nihayet kızgın üsluplu bir mektuba daha da kızgın ve yaralayıcı bir cevap.

Sebep her ne olursa olsun Nizam-ül Mülk, Sultana böyle cevap vermemeliydi. Yaşlılığının verdiği olgunluk bunu gerektirirdi. Bugüne kadar edindiği haklı itibar hangi seviyede olursa olsun Sultanlık Makamına böyle konuşulmasına cevaz verilemezdi. Bu çıkış, nereden bakılırsa bakılsın bir isyandı. Koca Vezir, bu cevabıyla, ömrü boyunca kaçınmaya çalıştığı zayıflıklardan en tehlikelisine en olgun olması gereken bir çağda düşmüştü. Böyle bir cevaptan sonra Vezir için herhangi bir mazeret bulunamazdı. Hâdiseye haklılık- haksızlık, yaşlılık-gençlik, Vezir’in geçmişteki benzersiz hizmetleri gibi açılardan bakılamazdı. Devletin Tekliği ve ortak kabul etmeyişi esası, tüm devlet biçimleri için vazgeçilemez bir esastı. Kaldı ki bu esas, en güçlü dayanağını İslâm’dan almaktaydı ve İslâm Tarihindeki örneklerinden…

Olayların gelişme çizgisi böyle. Bu durumda kesin bazı sonuçlara varmak imkânsız. Çünkü kızgın mektuplaşmaya sebep sadece bir olay değildi. Yalnız şu kadarını diyebiliyoruz:

Belki Melikşah'ın da bir sürü hatası olmuştur ama ne bu hatalar ne de otuz yıllık şâşaalı bir vezirlik müddeti, Nizam-ül Mülk'ün böyle bir cevap vermesini hiçbir bakımdan meşrulaştırmazdı. Velev ki, Vezir’in Mektubunda söyledikleri -Melikşah'ı eğitmesi, O’na Atabeylik etmesi,  çok zorlu bir dönemde O’nu tahta oturtması v.s.- tamamıyla doğru olsa da...

NİZAM-ÜL MÜLK'ÜN ŞEHİD EDİLMESİ

Büyük Vezir'in şehit edilmesi ile ilgili rivayetler çeşitlidir. Bunlardan bazılarını sırlayalım:

Nizam-ül Mülk'ün torunu Merv valisi Osman'ın, Melikşah'ın adamlarından birini hapsettirmesi olayını yukarıda anlattık. Ayrıca Nizam-ül Mülk'ün Cemal-ül Mülk adındaki oğlunun zehirlenmesi ve Vezir’in bazı konularda kendisinden yararlandığı bir Musevi'nin öldürülmesi hadislerinden de söz etmiştik. Bütün bu olayların ötesinde kıskançlık, makam hırsı ve kin ile durmadan çalışan bir şebeke vardı. Bu Terken Hatun ile Tac-ül Mülk şebekesi idi. Amaçları için her şeyden istifade ediyorlardı. Peki neydi amaçları?

Melikşah'ın hanımı Terken Hatun, Karahanlılar'ın kızıydı. Saltanat meseleleri ile çocukluğundan beri içli dışlı oluşu, saray entrikalarından haberdar bulunması, O’na her tür hile ve desise oyununu kurup yönetme gücü veriyordu. Karahanlılar Saray’ından edindiği tecrübeler sebebiyle Selçuklu Devlet Sarayı üzerinde de büyük nüfuza sahipti. Dâima kendisine bağlı bir divana, memurlara ve teşkilata sahip olduğu gibi 12.000 kişilik de bir süvari kuvveti Terken Hatunun emrindeydi. Dahası Tâc’ül-Mülk gibi Vezir olabilecek seviyeye gelmiş güçlü bir adamı emri altına almıştı.

Bu kudretine dayanarak Terken Hatun, Melikşah'ın büyük oğlu Berkyaruk'u veliahtlıktan atıp dört yaşındaki kendi oğlu Mahmut'u Selçuklu tahtının varisi yapmak istiyordu. Ayrıca Terken Hatun, halife ile evli bulunan kendi kızı Mahmelek'in oğlu Caferi de Bağdat Halifeliğinin veliahtlığına getirmek istiyordu. Bu hesaplara göre hem Sultanlık,  hem de Halifelik bir süre sonra Terken Hatun'un nüfuzu altına girecekti.

Mahmelek ölünce, Terken Hatun, torununu Kendi yanına aldı. O'na kendi evinde bakıyor ve Halife Cafer diye hitap ediyordu.

Isfahan’da Bir halifelik Sarayı yaptırmak başlıca isteğiydi. Terken Hatun, meşru olmayan bu istekleri karşısında muhalif ve itirazcı olarak Melikşah'tan çok Nizam-ül Mülk’ü buluyordu. Halifeye de bu emelleri yönünde baskı yapıyordu. Birçok işi bir arada yapmasının mümkün olamayacağını anlayınca, önce Halife ile anlaşmanın yollarını aradı. Torunu Cafer'i Bağdat'a gönderdi. Artık var kuvvetiyle Nizam-ül Mülk ile uğraşabilirdi. Bu arada kendini Nizam-ül Mülk'ün yerine hazırlamakta olan ve önceden beri Terken hatunun Kethüdalığını yapan Tac’ül-Mülk de bu oyunların en ileri gelen simalarındandır.

Nizam-ül Mülk, bütün olan bitenden haberdardı, üstelik Melikşah'ın da bu isteklere meyilli olduğunu seziyordu. Melikşah'ın torunu Cafer'i Halife veliahtı yapma isteği karşısında "Bu görüş akla sığmaz ve büyük bir kabahat olur. Akıl ve şeriat bakımından izin yoktur. Bu işten çekinmek gerektir" diyordu. Berkyaruk'un veliahtlıktan alınıp dört yaşındaki Mahmud'un Selçuklu tahtına varis tayin edilmesine de şöyle karşı çıkıyordu,

Melikşah’a "Büyük evladın var iken, bir avrat ile bir küçük oğlanı Müslümanların başına Sultan edersin. Yarın Allah'a ne yüz ile kavuşursun.” diyordu.

Bu muhalefetler Büyük Vezir'in acı sonunu hazırlıyordu. Son olaylar ve mektuplaşma hadisesi Sultan ile Vezir'in arasını iyice gerginleştirmişti. Sultan, kuvvetli bir ihtimale göre, Bağdat'a gidip Halife'yi alaşağı etmek için hareket etti. 1092 Ramazan'ın birinci günüydü. Büyük Vezir de O’nun ardınca yola koyuldu. Üzgün, kırgın ve boynu büküktü. Hiç istemediği şeyler söylemişti Sultan'a, hadiseler kendi gücünü aşıyor, hiç ummadığı bir yönde gelişiyordu. Ama yine de ‘Onun kararlarına boyun eğiyor, Sultan'ının ardından gidiyordu.

Eşine az rastlanır trajik bir öge vardır bu gidişte. Nizam-ül Mülk, Melikşah'a övgülerle, bağlılık ifadeleri ile başlayan ve bir Sultan'a yapılacak hizmetlerin en büyüğü olan Siyasetnâme adlı kitabını yeni bitirmiş, bir yazıcıya emanet ederek, belki de bu seferden sağ dönemem deyip Sultan’ının ardına takılmıştı.

Büyük Vezir, Sultan'ın ardından gidiyordu. Beraberindekilerle Nihavend yakınlarında bir köye ulaştı. Ömer Bin Hattâb zamanında burada kâfirlerle savaş olmuştu. Buna hürmeten bu köyde konakladılar. Nizam-ül Mülk, "Burası mübarek bir mevkidir. Burada Peygamber'in ashabından kim bilir ne kadar şehid vardır!  Ne mutlu burada şehid olup ahiretini hazırlayan kişiye" dedi. Ziyaretten sonra kumandanlar ve öteki büyüklerle birlikte sohbet etti. Bu zatlardan takva sahibi birisi O'na "Bu gece Peygamber efendimizi rüyamda gördüm, geldi seni alıp gitti ve gözden kayboldun" dedi. Nizam-ül Mülk, "Peygamberin gelip beni alması benim dileğim" dedi.

Divan yemeği yenildikten sonra ileri gelen zatlar dağıldılar. Nizam-ül Mülk ayağından rahatsız olduğu için zor yürüyordu. Hatunları tarafından çadırına getirilmekteydi. Bu sırada derviş kılığında bir kişi elinde bir kâse ile ona yaklaştı, dua ve övgülerde bulundu. Sadaka dilendi. Nizam-ül Mülk sadaka vermek üzere O'nu yanına çağırdı. Tam bu esnada adam, gizlediği bıçağını çıkararak saldırdı ve Nizam-ül Mülk'ü kalbinden vurdu.

Bu bıçak, İslam dünyasına ve Selçuklu devletine saplanmıştı aslında. Büyük Vezir gerekli vasiyetini yaptı, bütün malını bağışladı, bütün kölelerini âzad eyledi ve ruhunu teslim etti. Mübarek ay Ramazan'ın onuncu günü, cuma gecesi etkisi senelerce silinmeyecek hüzünlü bir ölümle şehit olmuştu. (14 Ekim 1092). Katil kaçarken yakalandı ve parçalandı.

Katil, Deylemli bir Batinî fedaisi idi. Nizam-ül Mülk'ten önceleri çok iyilik görmesine rağmen en büyük darbeleri de ondan yiyen Hasan Sabbah'ın bu katili görevlendirdiği ihtimali üzerinde durulduğu gibi, Terken Hatun ile Tac-ül Mülk'ün de bu Batinî fedaiyi kiraladıkları rivayet edilmektedir. Hatta Melikşah'ı da bu cinayete ortak etmek isteyenler bulunuyor ise de bu ihtimalin zayıf olduğu daha kabule şayan görünüyor. Yetmiş altı yaşına gelmiş büyük veziri şehid edenin kimliği ve kimler tarafından görevlendirildiği hâlen Tarih'e meçhul kalmış bir sır. Ama biz buraya kadar anlattığımız olaylarla, Nizam-ül Mülk'ün Melikşah ile ilişkilerinin nasıl koptuğundan söz ettiğimiz için, esasında katilin kimin adamı olduğu da zaten pek önem arz etmiyor. Tarihin gelmiş geçmiş en değerli Vezir’i zaten fiilen vazifeden men edilmekteydi. Dolayısıyla kâğıt üzerinde Vezirlik makamında görünüyor bulunmasının hiçbir önemi yoktu.

Nizam’ül-Mülk'ün vefatı İslâm dünyasını derin bir mateme boğdu. Hakkında ciltler dolusu kitap olacak kadar çok mersiyeler yazıldı. Sultan'ın da bu ölüme çok üzüldüğü söylenmektedir. Ancak vefat hadisesinden sonra Büyük Vezir'in bütün adamlarının devlet makamlarından temizlenmesi hadisesiyle Sultan ister istemez Terken Hatun'un tarafında yer almış ve böylece kirli siyasete bulaşmıştır. Tac-ül Mülk, sürekli katil zannı altında bulundu ve çok geçmeden O da öldürüldü. Nizam’ül-Mülk'ün çocukları ve torunları ilk sıralar devlet idaresinden uzaklaştırıldılar ise de sonra yine itibar kazanıp Selçuklu devletine büyük hizmetlerde bulundular.

MELİKŞAH'IN VEFATI

Garip bir tecellidir; Cihanı titreten bir güce ulaşmış bir devletin Sultanı Melikşah da Vezir’inin vefatından otuz gün sonra genç yaşta hayata veda etti. Selçuklu yükselişinin zirvesindeki iki zirve insan peş peşe ölünce, düşüş büyük bir âfet haline geliverdi.

Büyük Vezir’in aradan çekilmesiyle fitne ve fesat hareketleri durmamıştı. Terken Hatun, hedeflerine varmak için çalışmalarını hızlandırmıştı. Halife ile Sultan'ın arası, Halife veliahtlığı konusunda açılmıştı. Halife'ye kızan Melikşah, O’ndan on gün içinde Bağdat'ı terk etmesini istemişti. Mühletin dokuzuncu gününde Melikşah zehirlenerek vefat etti. Bunun âdi bir zehirlenme vak’ası mı olduğu, yoksa Halife veya Nizam-ül Mülk'ün adamlarından birinin mi suikast düzenlediği meselesi de tarihin meçhul karanlıklarında kaybolmuştur.

Kayıtlara göre Halife, Nizam-ül Mülk taraftarları ve hatta Terken Hatun da zan altındaydı. Osman Turan'ın ifadesine göre: "Böylece kudretlerinin zirvesine çıkan 40-42 yaşlarındaki Sultan ile 70'ini aşkın Vezir arasındaki âhenk, etrafın tahrikleri ve ihtirasları ile bozulmuş ve hakikaten divit ile taç bir biri ardından sükût etmiştir. Öyle bir sükût ki yalnız taç ve divit sahiplerini götürmemiş Selçuk Devletini ve İslâm dünyasını da sarsmış ve türlü buhranlara sürüklemiştir.

Bu iki acı ölüm, ülkenin karışmasına ve harap olmasına yetti. Tahta dört yaşında bir veliaht geçirildi ve Selçuklu Devleti bir daha asla eski haşmetine ve yüceliğine erişmedi.

İslâm dünyasına ve İnsanlığa, siyaset, idare ve hatta edebiyat alanında eşine az rastlanacak bir büyük eser olan Siyasetnâme'yi bırakan, Müslüman Türklerin Cihan çapındaki ilk büyük devleti olan Selçukluların ve daha sonra da Osmanlıların idari ve içtimai yapılarının temellerinin atılmasında büyük payı bulunan sünnî Müslümanlığın yükselmesine, İslâm için büyük tehlike olan Batınîliğin hırpalanmasına muazzam çabalar harcayan ve bunda muvaffak da olan büyük Vezir Nizam-ül Mülk, uzun bir hizmet dönemini böylesine bir ölümle bitirdi. Fakat bu hizmetin bittiğini söylemek haksızlık olur: Nizam-ül Mülk vefat ettikten hemen sonra ve yıkılana kadar her zaman Selçuklu devletine, özellikle Osmanlılara hizmet etti ve şimdi de hizmetlerine devam etmektedir. Ruhu şad olsun.

 

 

KAYNAKLAR:

*Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti

*Ahmet Bin Mahmud, Selçuknâme (E. Merçil)

*Hamit Vehbi, Meşahir'ül İslâm

*İslâm Ansiklopedisi, Nizam-ül Mülk maddesi (İbrahim Kafesoğlu)

*M. Şerif Çavdaroğlu, Siyasetnâme.

 

NOT:

 

(*) Bu yazı, ilk defa İlim, Kültür ve Sanatta Gerçek dergisinin Temmuz 1978 Tarihli 1. sayısının 18- 33 sayfalarında yayımlanmıştır.

 

Etiketler: , ,