21 Ağustos 2018 Salı

CEMİL MERİÇ’E ADANMIŞ BİR HAYAT: İZZET TANJU

                                  Mehmet Akif AK

 “İzzet Tanju bugün vefat etti. Şenlikköy’deki yeni evinde oğlu ile yaşayacaktı. Rabbim 24 saat müsaade buyurmuş. Bu ülkenin kültür ve irfan hayatına Hind Edebiyatı ve Jurnaller onun hasbi gayretleri sayesinde kazandırılmıştı. Rabbim taksiratını affeyleye.”

 Bu sözler, İzzet Tanju’ya kardeş kadar yakın olmuş Ümit Meriç’in O’nun vefatını ilan ettiği ifadeleriydi.

 İzzet Tanju, 31 Ocak 2021, İstanbul’da hayatını kaybetti. Ümraniye Hekimbaşı Mezarlığında toprağa verildi. 

 Cemil Meriç-İzzet Tanju dostluğu, çözülmesi zor bir muammadır. Hatta “dostluk” kelimesi bu hâdiseyi anlatmaktan âcizdir. Biz yine de bir başlangıç denemesi yapalım dedik; umulur ki başkaları da benzerine rastlamadığımız bu münâsebeti incelemeye değer bulur.

 Bizce Cemil Meriç ile İzzet Tanju arasındaki dostluğu, yakınlığı, bağlılığı hatta bağımlılığı tanımlamak, anlamak imkânsızdır.

İzzet Tanju, Cemil Meriç’e, O’nun gözlerinin ışığını tamamen kaybetmeye başladığı günlerin arifesinde intisap eder, henüz bir lise öğrencisi iken. Genç, cevval, meraklı İzzet, sanki tam da ihtiyaç duyulan bir anda O’nun kapısını çalar. Okumayı bütün ihtiyaçlarının en tepesine koyan –gözlerinin iyice zayıfladığı günlerde tavandaki ampule yaklaşmak için ortaya bir masa, onun da üstüne bir tahta sandalye koyarak okumasını sürdürdüğü unutulmamamladır- Cemil Meriç, Genç İzzet’i bir havari immişçesine karşılamıştır. 

Bu Üstad-Talebe ilişkisi Cemil Meriç’in son nefesine kadar devam eder; 30 küsur yıl… Babacanlığı, müsamahası, nezaketi zirvede bir beyefendi olan Cemil Hoca’nın, celâli, öfkesi de şiddetli, hatta bir yanardağ patlaması gibidir. Hoca’nın kahkahasının da hiddetlenmesinin de peş peşe patlamalar hâlinde zuhur ettiği, Onu yakından tanıyanların malumudur. Bu Cemil Meriç’e İzzet Tanju gibi son derce nazik bir kişi yıllar boyu nasıl tahammül etmiştir. Ben bu sorunun cevabını gerçekten bilmiyorum. Soruyu, birileri cevabını bulur ümidiyle ortaya bırakıyorum.

İzzet TANJU ile sanırım 1975-76 yıllarında tanıştık. Cemil Meriç'in yazılarıyla tanışma ve O'nun düşünce dünyasıyla derin irtibat kurma tarihim ise 1970'lerin başı olmalı; Hisar dergisindeki "Fildişi Kuleden" başlığı altındaki yazılarından.

Fikir ve Edebiyat Dünyasının başkenti İstanbul'a gelişim 1973'tür. Aylık Kültür ve Sanat Dergisi PINAR'da yazmaya başlamıştım. Cemil Meriç ile tanışmak ve O'nun yakınlarında olmak başlıca hayalimdi. Bir yolunu bularak kısa zaman içinde bu hayalime kavuştum. Artık O'nun haftada bir gün, sabah 8.00 akşam 17.00 mesaisine tabi gönüllü sekreterlerinden biri olmuştum.

Gün boyu devam eden konuşmalarımız arasında sık sık adı geçen biri vardı; İzzet TANJU. Bu sıralar daha çok hafta sonları üstada geliyormuş. Fakat 1952'ye, yani üstadın henüz gözlerini kaybetmediği yıllara uzanan bir tanışma hikâyeleri varmış. Konuşmalarda İzzet Abi'nin en son meşguliyetlerinden, İstanbul Şehir Tiyatrolarına idareci kadrosuyla tayin edilme durumundan filan söz açılır, yaşadığı ilginç olaylar nakledilirdi. Artık İzzet TANJU'nun Cemil MERİÇ için ne kadar önemli biri olduğunu kavramıştım.

Haftada bir gün Cemil MERİÇ'in Göztepe, Tütüncü Mehmet Efendi Sokağındaki evinde mesai kavramı çerçevesinde devam eden münasebetlerimi hafta sonu ziyaretleriyle de devam ettirmekteydim. Cumartesi ve Pazar, Cemil Meriç'in dostlarını kabul günleriydi. Cemil Meriç, haftanın diğer 5 gününde özellikle gündüzleri ziyaretçi kabul etmek istemezdi. Eğer devamlılığı olan sekreterler bulabilmişse haftanın 5 günü sabah 8.00 akşam 17.00 arası zamanlarını çalışmayla geçirirdi. Hafta sonları ziyaretçileri ise eski dostları, sekreterleriydi. Bunların sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarından biraz fazlaydı. Cemil Meriç'in putları yıkan, ideolojik önyargıları silip süpüren, düşünce dünyamızın ezberlerini tar ü mar eden beyanname tonundaki yazılarının bedeli O'nun yalnızlığa terk edilmesi olmaktaydı. Sayıları az da olsa bir grup sadakatli ve vefalı dost O'nun dünyaya açılan pencereleriydi. Bunların en başında da hiç şüphesiz İzzet TANJU vardı.

İzzet Abi ile ilk karşılaşmamız, Hocamıza hafta sonları yaptığımız ziyaretlerin birinde vuku buldu. Bu karşılaşmada ilk dikkatimi çeken husus, İzzet Abi'nin Hoca karşısındaki pervasızlığıydı. Karşımda, Hoca'nın her söylediğine pür dikkat kulak kesilen, yanlış bir söz sarf etme korkusuyla suskun kalan hürmetli bir talebeden fazlası olan biri vardı. Bu kişi, Hoca’nın bazı sözlerini, tespitlerini, yorumlarını hafif alaycı bir üslupla sorgulayan, "ama"larla destursuz bir şekilde araya giren, Hoca'nın kendince yanlış bulduğu ifadelerine karşı çıkan, bazen de Hoca'nın açıklarını kollayan ve derhal tashihe çalışan biriydi.

İzzet Abi ile Hocamız hayatta olduğu sürede hep Onun evinde karşılaştık, ayrıca bir araya gelmedik. Ancak Hocamız aramızdan ayrılınca bir birimize daha da yakınlaşma ihtiyacı duyduk. Çok sık bir araya gelemez isek de telefonla hep haberleştik. Cemil Meriç'in etrafındaki ilk halkada yer alanlar olarak sayıca ne kadar az olduğumuzu anladık.

İzzet TANJU'nun düşünce dünyası için başlı başına akademik bir tez hazırlamak gerekir. Bunu yapmaya niyetlenecekler için bir kaç başlık zikredebilirim.

İzzet Abi, Cemi Meriç'le o denli aşinalığı ve iç içeliğine rağmen kendi gezegenini inşa etmeye çalışmış ve bunu başarmış bir Cumhuriyet aydınıdır. Lakin asla dogmatik bir Cumhuriyetçi değildir; tarihimizdeki bu dönemin yok sayılmaması gerektiğini savunarak komplekssiz bir Batılılaşma sürecini benimser, buna karşılık tarihi devamlılığa vurgu yaparak radikal Cumhuriyetçilerden ayrılır. Cumhuriyet dönemi aydınlarının ideolojik-siyasi kamplaşmalarının hiç birine yakın durmaz. Tarihimizi oluşturan bütün değerlere hürmetkâr davranır. Cemil Meriç'teki meydan okuyan, kavgaya davet eden üslup ve yaklaşım İzzet TANJU'da yoktur. İlgi duyduğu her konuyu ulaşabildiği bütün kaynakları araştırarak daha iyi nasıl anlayabileceğini hesap eder.

Bu tam da Cemil MERİÇ'in tarzıdır, ama O, Hoca ile aynı konularda çok farklı sonuçlara ulaşmaktan çekinmez. Cemil Merç'in öğrenci ve arkadaşları arasında iki kişi, özellikle lisan konusunda Cemil MERİÇ'in tam karşısında yer almışlardır ama bu husus Hoca ile yakınlıklarını zerrece etkilememiştir, Hoca, en çok bunlarla vakit geçirmiştir. Bunlardan biri filolog Berke Vardar, diğeri de İzzet Tanju'dur. Kadere bakın ki, bu iki çok yakın arkadaşı, lisan konusunda Cemil MERİÇ'in "uydurca" dediği dilde sadeleşme taraftarıydı.

Hele Berke Vardar, “uydurca”da çok radikaldi ve Türkiye'nin en şiddetli sadeleştirme silahşörlerindendi. Eski Lisanın neredeyse tümüyle yok edilmesi ve yeni bir Tükçe inşaasını savunuyordu. Fakat Berke Bey, bütün bunları "filolojik" gerekçelerle açıklayabiliyordu. İzzet Tanju ise biraz mutedil de olsa Türkçe'nin Cumhuriyete ayak uydurarak eski ağdalı havasından kurtulmasını ve saf Türkçe düşünmeye imkân verecek bir dilin kurulmasını savunuyordu.

İzzet TANJU, eski harfli Türkçe metinler okumayı bilmemektedir. Tabii olarak Arapça ve Farsça’ya da yabancıdır. 1970'lere kadar Cumhuriyet aydınları içinde eski Türkçeyi kullanmayı bir ölçüde devam ettirmiş yazar ve ilim adamlarına da pek ilgi göstermemiştir. Bunlarla birlikte İzzet Tanju'nun, klasik lisanımıza büs bütün yabancı olduğu da söylenemez. Tabii ki, son 100-150 yılın Türkçe metinlerinde altından kalkamayacağı bir kitap ve yazı da yoktur. Ama O, Türkçe düşünmeyi mümkün kılan bir lisan peşindedir. Ne dogmatik bir sadeleştirmecilik, ne de Türkçe düşünmeye imkân veren kelimeler ve kavramlar varken bunları silip yerine eskilerini yerleştiren bir muhafazakârlık... İzzet Tanju için önemli olan Cumhuriyet dönemine has, Türkçe düşünmeyi mümkün kılan bir dile sahip olmaktır.

İzzet TANJU'nun Fransız dili ve düşünce dünyasına yüksek hâkimiyeti, Cemil MERİÇ'in dizinin dibine oturduğu günden başlayarak saysız kere testten geçmiş tartışma kabul etmez bir vakıadır. Acaba İzzet Tanju, Fransızca okuyabildiği kadar Osmanlıca metinlere de yakın durabilseydi, yine aynı fikri çizgide bulunur muydu? Ne O, ne de Onun dışındakiler bu soruya cevap olabilecek bir şeyler söyleyebilir.

Bizim dostluğumuz, mahremiyetlerimizi bilebileceğimiz kadar hususidir. Özellikle Cemil Meriç'in İzzet Tanju'dan gizlediği bir şeyi olmadığını sanıyorum. Cemil Hoca’nın vefatından yıllar sonra kitap haline getirilerek basılan Jurnal'ler her şeyi ortaya saçtıktan sona dahi Cemil Meriç'in dostları O'nun mahrem dünyasına büyük bir sadakat, hürmet ve itina göstermişler, O’nun sırlarını muhafaza etmişlerdir. Aslında bir başka açıdan şunu da söylememiz gerekir; Cemil Meriç, sırlarını emanet edebileceği hakiki dostlar bulmakta da mahirdi.

Cemil Meriç ile dostluk, sohbet, muhabbet, gerçekten bir mazhariyettir. Kahkahalar, ince latifeler, nükteler, ortam uygunsa "ayıp" sınırlarının kalktığı zevk ve şevk dolu konuşmalar... Nadir de olsa gök gürültüsünü andıran kızgınlık patlamaları da Cemil Meriç'e çok yakışan hallerdendi.

Cemil Meriç, çoğunlukla olağanüstü nezaketli, davranışlarında ölçülü bir beyefendi idi. Ama dostlarını, yakınlarını üzmekten, hırpalamaktan da sakınmadığı olurdu. Eğer böyle bir durum yaşanmışsa ardından hasara uğrattığı kim ise onun gönlünü almayı da mutlaka başarırdı. Bazen, aile fertleri de dâhil olmak üzere etrafındaki hiç kimsenin kendi yüksekliğine ulaşamadığı ve ulaşamayacağını acı içinde görür, dışarılardan birilerini arayışa girerdi; böyle zamanlarda yakın çevresinden kaçmak isterken, yakından tanıyıp bilmediği bazı kişileri  iltifatlara boğardı. Ne yazık ki Hoca’nın bu teşebbüslerinin belki de tümü akamete uğramıştır.

Asabileştiği bu anlarda kırıcı da olabilirdi. En yakınındakilerle bile böylesi anlara ait acı olaylar yaşamıştır. Fakat çok geçmemiş ve Hoca, Nedim'in " Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm" makamında gelip durmuş, ailesi ve eski dostlarıyla baş başa kalmış ve haline şükretmiştir.

Eşi ve çocukları başta olmak üzere diğer yakın dostlarını, sekreterlerini o kendine has disiplinli, sert kurallara tabi çalışma ortamına çekip, bitmez tükenmez mesailere mecbur etmesinin bugün muhasebesi yapıldığında taraflar bakımından ortaya neler çıkar acaba? Kimler, neler kaybetmiş, kimler neler kazanmıştır? Cemil Meriç, kudretli karakteriyle hayatındaki hemen herkesin kaderinde önemli ve etkin bir rol oynamıştır. 

Yakınları, hayatlarını Onun çevresinde bir yerlerde kurmak zorunda hissetmişlerdir kendilerini. Bu durumu, Onun âmâlığıyla, yani yardımsız yaşayamama durumuyla açıklayamayız. Evet, O, gözlerinin görmemesi nedeniyle gören yakınlarından hiç şüphesiz yardım alıyor ve bununla yaşayabiliyordu. Ama verici olma bakımından hep onlardan bir adım ilerde, bir gömlek yukarda olmayı da başarıyordu.

Bununla birlikte mesela sâdık dostu ve talebesi İzzet Tanju'nun, aslında İstanbul Üniversitesinde hukuk tahsil ettiği, avukatlık ruhsatı edindiği, pek âlâ avukatlık, savcılık, hâkimlik yapabileceği halde bir tek gün bile mesleğini icra edemediğini hatırda tutmamız gerekecektir. Bu durum, İzzet Tanju ile eşi ve çocukları arasında hiç bitmemiş bir gerginlik doğurmuştur.

Benzer bir durum kızı Ümit Hanımın evlenip bir aile kurması konusunda da karşımıza çıkar. Babasının gören gözü, elinin değneği olmaktaki kararlılığı Ümit Hanımın hususi hayatını tayin eden en önemli unsur olmuştur. Yıllar boyu evlilik tekliflerine bigâne kalmışlığı bundandır.  Diğer dostlarının da hususi hayatlarında olmasa bile en azından yazı âleminde yer almada, kitaplar yayımlamada isteksiz, iştahsız davranmaları da yine Cemil Meriç’e yakınlıkları ile açıklanabilir.

Bu “yakın”ların hepsi de Cemil Meriç aralarından ayrılınca yazmayı, kitap neşretmeyi ancak akıl edebilmişlerdir. İzzet Tanju, bunların en başında gelir; Hoca’sının vefatından hemen sonra peş peşe telif, tercüme kitaplar yazmış ve yayımlamıştır.

Cemil Meriç'in söylediklerini kaleme alanların, Onunla birlikte okuyup yazanların kendilerine ait bir şeyler yazmaları elbette ki cesaret isterdi. Nitekim bir kaç kez Onu ziyaret edip, sohbetinde bulunanlar, kısmen mesaisine katılanlar, eğer kendileri bir yazar, bir fikir adamı olmak istiyorlarsa çareyi Cemil Meriç’ten uzak durmada bulmuşlardır.

Sonunda Cemil Meriç, kendini O’na feda edenler ve O’nda fena bulanlarla baş başa kalmıştır. İzzet Tanju, bunun en önemli örneğidir. Bu bakımdan Cemil Meriç biyografyası yazanların ilk yapmaları gereken şey, Cemil Meriç'e Onun dostları, mesai arkadaşlarıyla işe başlamaktır. Bunlardan Fevziye Meriç, Cengiz Aydın, Lamia Çataloğlu, İzzet Tanju gibileri bu dünyaya veda etmişlerdir. Ama hayatta kalanlarla yapılacak çok şey vardır. Bu pencereden bakıldığında Cemil Meriç hakkındaki en ciddi biyografi çalışmasına imza atan Dücane Cündioğlu'nun çalışmasının önemli eksikler taşıdığını söylemem gerekir.

Sanırım Cündioğlu, Meriç'in yakınlarıyla yaşadığı ve hâlâ varlığını sürdüren sıcak iklimi tanımaktan, anlamaya çalışmaktan objektif kalabilme adına uzak durmuştur. Henüz vakit geçmiş değil. Cündioğlu, hâlâ Cemil Meriç'in yaşadığı ve var olduğu ortamı resmetme imkânına sahiptir. Kendince bunu yapmaya herhangi bir gerekçe bulamıyor olsa bile âmâ bir adamın fikir dünyamızda gözleri gören nicelerini kıskandıracak bir güce ve etki alanına ulaşmış olmasının sırlarını Onu yakın dostlarıyla birlikte ele alarak çözebilir. Bu, Ümit Meriç’tir, Muhsin Demirel, Cevat Özkaya, Dursun Gürlek, Mehmet Paksu ve M. Akif AK'tır. Burada adını hatırlamadığım veya bilmediğim başkaları da mutlaka vardır tabii ki. 

Sözün burasında bugüne kadar çok dillendirilmemiş olan bir konuyu da kayda geçirmemiz gerekiyor. Önce bir tespitte bulunalım. Cemil Meriç'in Fikir Âlemimizde ün yapmasına yol açmış ilk kitabı Bu Ülke'dir. Bu Ülke'nin gün ışığına çıkmış ilk metinleri ise Hisar'da yayımlanan “Fildişi Kuleden” yazılarıdır. Fildişi Kuleden yazıları ise Jurnal'lerden seçilenlerin bir dergi sayfasında yer alacak şekle sokulmuş halleridir.

Peki Jurnaller nerden çıkmıştır? İzzet Tanju, her biri tek nüsha olmak ve yayımlanmamak şartı ile  Jurnalleri yazmaya Cemil Meriç'i zorlamıştır ve sonunda O2nu ikna etmeyi başarmıştır. Hatta ilk Jurnaller, Hoca'nın küfürlü naraları eşliğinde daktilo edilmiş ve kaçak bir nesne gibi dosyalara konulup saklanmıştır. Jurnal yazılarında başlık yoktur. Bu özellik, Hisar dergisine gönderilenlerin de başlıksız olmasının sebebidir. Dergi'nin sahibi Mehmet Çınarlı, yazıların tamamının Fildişi Kule'den üst başlığı altında isimsiz yayımlanıyor olmasını yayın esaslarıyla bağdaşmaz bulur ve müelliften yazılar için başlık ister. Jurnaller Hisar'a gönderilirken isimlendirilmeye başlanır.

Aynı isimler, yazıların Bu Ülke'deki adları da olacaktır. Ayrıca Jurnal'lerin sayısı artınca onları tekrar dönüp okuma ihtiyacı duyduklarında kolay bulmak için de her birine birer isim takılması gerekmiştir. Hoca ile İzzet Abi, jurnallere isimler koymaya başlarlar. Şimdi aynı süreci bir de tersinden anlatalım.

1950'li yıllar. Hoca bu tarihe kadar yaptıklarıyla toplumda bir karşılık bulamamıştır. İnadına yine toplumda henüz hiç bir karşılığı bulunmayan bir işe girişir. İzzet Tanju ile birlikte "Hind"i yazmaya koyulur.

İşkenceyi andıran mesailer sonunda kitap biter, basılır. Ama Hoca'nın sesi boşlukta kaybolur gider. Tam da bu esnada kaybolan başka bir şey vardır; gözleri. Türk Entelijansiyasının taş kesilmiş vicdanı, kadirbilmezlik, ailevi sıkıntılar, maddi müzayaka ve gittikçe ışığı sönen gözler...

Defalarca intihar etmeyi düşündüğü yıllar. Onu, hayata ailesi ve çok yakın bir kaç dostu bağlar yeniden. İşte İzzet Tanju tam da bu buhranlı zamanlarda O’nun yanındadır. Bu Cemil Meriç’e verilmiş nasıl bir lütuftur, nasıl ortaya çıkmıştır; büsbütün meçhulümüz… Hakikat şu ki; bir Lise öğrencisi hangi sâikle hareket ettiği bilinmez bir şekilde bir yerlerden ortaya çıkmış ve Türk Tefekkür hayatında Cemil Meriç gibi bir devin var olmasına baş koymuş, omuz vermiştir. Jurnallerden devam edelim.

Nasıl olsa Hoca'nın dergi yazılarının, kitaplarının, tercümelerinin yayınlanabileceğş doğru dürüst bir  mecra yok, o zaman Büyük Usta, hissiyatını, fikriyatını Jurnal halinde kaleme döksün. Hiç bir yararı olmazsa bile Hoca'yı ruhen, kalben rahatlatacağı açıktır.

Fikir İzzet Tanju'ya aittir. Cemil Meriç'in jurnal yazmaya isteksizliğini, hatta buna şiddetle karşı oluşunun sebeplerinden birini tahmin edebiliyorum. Batı romanının Hıristiyanlıktan çıkmış "itiraf" kurumundan doğduğunu sonraki metinlerinde uzun uzadıya ele alacak olan Cemil Meriç, doğal olarak "jurnal" ile "itiraf" arasındaki münasebeti de bilmekteydi. "Mazlum bir dünya"nın (şarkın) sözcülüğüne, mücahitliğine talip olan birinin "jurnal"den -kafes ardındaki itiraflardan-uzak durması anlaşılır bir durumdur.

Ne var ki, Cemil Meriç'in paradoksu da tamı tamına buradaydı. İzzet Abi'nin tanıklığıyla "jurnal"e şiddetle karşı olan Hoca'nın çalışma masasının hemen bitişiğinde yer alan rafta Fransızca'nın ünlü jurnal kitapları dizi dizi yer almaktaydı. Bunlardan Sainte-Beuve'nin Günceler (Causeries du lundi, 15 Ciltlik ) i şu an bile gözlerimin önünde. Neticede Fransız fikir ve edebiyat dünyası, Cemil Meriç'in de, İzzet Tanju'nun da kana kana içtikleri pınarlarla doluydu. 

Hülasa edecek olursak, Bu Ülke, Cemil Meriç'in sonraki tüm kitaplarının tohumu ya da usaresidir. Her iki niteleme de bakıldığı tarihi pencereye göre doğruluk payı taşır. Bir başka deyişle Cemil Meriç'in "Hind"ten sonraki tüm telifatının merkezinde "Bu Ülke" yer almaktadır. Bu Ülke ise Jurnallerin kitaba dönüşmüş hâlidir. Jurnallerin nasıl ortaya çıktığını ise yukarıda kaydettik. 

Eğer Dücane Cündioğlu bu bilgilerden haberdar olsaydı, Cemil Meriç biyografyasının dördüncü kitabını da yazardı. Hem de İzzet Tanju ile beraber.

Kaderin garip cilvelerine bakın. Bu Ülke ile başlayan kitaplar serisinde Osmanlı'yı, İslâm Medeniyetini savunan Cemil Meriç, bu telifatının ilk tohumlarını tamamen Batıya mahsus bir yazı türü olan Jurnallerde atıyor. Üstelik "jurnal" yazma fikri, Hocasının Bu Ülke sonrası fikirlerine pek de iştiyakla bağlı olmayan bir Cumhuriyet çocuğu olan İzzet Tanju'ya ait. O İzzet Tanju ki, evet beslendiği kaynaklar nerdeyse tümüyle Batılı, ama diğer yandan da O, hayatını Hocasına feda edecek ölçüde irrasyonel yaşamış, şarklı bir derviş.

Bir yanıyla aydınlanmacı, diğer yanıyla aydınlanmanın asla algılayamayacağı kadar Osmanlı. Cemil Meriç çalışacaklara en basitinden bir yol haritası çizmek gerekirse şunları söyleyebilirim: Araştırmacılar, Cemil Meriç-İzzet Tanju ilişkisinin yukarıda anlatmaya çalıştığımız genel geçer ölçülere göre kavranması zor boyutları ile birlikte Cemil Meriç-Cengiz Aydın, Cemil Meriç-Berke Vardar, Cemil Meriç-Nur Talebeleri ile dostluk ve arkadaşlıklarını da tahlil edecekler.

Rahmetli Cengiz Abi, yüksek seviyede Arapça, Fransızca ve İngilizce bilen bir matematik âlimiydi. İTÜ'de hocaydı. Vefatından kısa bir süre önce Kur'an-ı Kerim'i Fransızca'ya tercüme etmişti. (Bir gün bir toplantıda bir aradaydık. Ona F. Capra'nın Türkçeye tercüme edilen bir kitabından söz etme cüretinde bulundum. Küçücük deri çantasından yazarın Fiziğin Taosu kitabının İngilizcesini çıkardı. Cengiz Abi, böyle bir âlimdi.

Sıradan bir Müslüman sofudan çok daha fazla dindar ve dinin icaplarına riayetkâr biriydi. Şer'i ve fıkhi konularda hayli katı ve tavizsiz bir Müslüman olan Cengiz Aydın, ibadetler konusunda çok noksanı bulunan Cemil Meriç'te ne bulmaktaydı ki âdeta O'na âşıktı. Üstelik bu mahabbet aynısıyla O’na karşı Cemil Meriç'te de vardı.  Araya zaman girip de bir süre görüşmemişler ise Hoca, yahu bizim Cengiz nerelerde diye sorar dururdu.

İzzet Abi neden Cemil Meriç’i yazmadı ve ben, ya da diğer dostları, mesai arkadaşları Cemil Meriç'i neden yazamıyoruz? Sanırım hepimizin de sebepleri, gerekçeleri aynı ama yine her birimiz bunların neler olduğunu tam olarak da bilememekteyiz. Neyi nasıl yazacağız? Onun dünyasının dışına çıkarak ona bakamıyoruz ki! Kitaplarına bakıp bir şeyler yazmayı düşünenler hep olacaktır, buyursunlar yazsınlar. Ama biz Cemil Meriç'i yazdıklarıyla değerlendirebilecek yerde durmuyoruz. Hayır, yanlış bir şeyler yazmaktan korkuyor, çekiniyor değiliz. Ama biz Ona çok yakın olmuş kimseleriz. Bu işe nereden başlayacağımızı asla bilememekteyiz. Hatıralar, derinlere gizlenmiş. Onunla görüşmelerimizde not tutmamışız. Bunu kısmen Halil Açıkgöz yapmayı akıl etmiş ve bunları kitaplaştırmış ki hâlâ biricik kitap olarak duruyor.

Öte yandan hem Cemil Meriç'in yakını, dostu, öğrencisi, sekreteri olacaksın, hem de O'na yakışan, onun beğeneceği bir şeyler yazamayacaksın. Cemil Meriç'e yakışanı bulmamız ne kadar zordur, bir bilseniz. Çünkü O hâlâ delici nazarları, külyutmaz edasıyla karşımızda bize bakıyor. Bu kadar zor beğenen, kılı kırk yaran bir adama tutup kendini anlatacaksınız ve O size bakıyor olacak. Bununla birlikte Hocaya kaside türünden şeyler yazmak da yapabileceğimiz bir şey değil. Bütün düşüncelerinin sorgu sual bilmez takipçileri de değiliz. Evet, övgüye, iltifata aç biriydi ve öyle ayrıldı aramızdan. Kendisine bir kaside yazılmasından şüphesiz çok da mutlu olurdu. Ama Onu sadece öven bir şeyler karalamak da Cemil Meriç mektebinde okumuş kişilere yakışmazdı.

Vefat sebebiyle bu dağınık his ve fikirleri okuyucu ile paylaşmama vesile olan İzzet Tanju’ya bir kere daha Allah’tan rahmet diliyorum.   

UMRAN, Sayı 319, Mart -2021                       

      

 
 


Etiketler: , , , , ,

CAMDAN DUVARLAR

Hikâye

                                                                                                                                                     Mehmet Akif AK

                                                                                                        Emrah, bir ok gibi beklediği yerden fırladı ve durağa gelen Belediye otobüsünün kapı­sına dikildi. Ardından diğer bekleyenler hücum etti kapıya. Herkes bir an önce kendini otobüse atmak istiyordu. Otobüs şoförü ise dışarıdakilerin bağrışmalarına aldırma­dan öyle bekliyor, kapıyı bir türlü açmıyordu; adam, can sıkacak derecede bezgin, vurdumduymaz, pişkin ve rahattı.

“Oh be!” dedi Emrah, “ilk sırayı kaptım, bir de kapıyı açsa şu adam.”

Bu sırada durağa bir başka otobüs yanaştı. Beklemekte olan kalabalığın bir bölümü de ona doğru hücuma kalktı. Bu otobüsün şoförü, öncekinin aksine hiç gecikmeden kapıyı açtı ve insan­lar, kadınlı-erkekli, bir yağmaya, bir bedava erzak dağıtımına saldırır gibi itiş-kalkış otobüse daldılar.

Sitâre, bekleyen yolcunun tümünün otobüse binmesini, bir diğer bekleyenden önce binmeyi başarıp hırsını ve heve­sini almasını, zafer kazanmanın tadına varmasını bekledi ve her za­manki gibi en son yolcu olarak sakince otobüsün kapısına yöneldi.

Şoför, “Haydi abla! Haydi abla! Biraz kıpırdan!” diye bağırıyordu Sitâre’ye. Bu adam neden böylesine can sıkacak derecede asabi, telaşlı, taciz sayılacak kadar yakın ve hatta yapışkan ve ilgiliydi. Sitâre, şoförün Ona hitap eden sözlerini hiç duymamış gibi göründü; Şofö­rün telaşına inat koridorda ağır adımlarla ilerledi ve otobüsün ortala­rında bir yerde durdu.

Sitâre, otobüs yolculuklarında çoğunlukla ayakta kalırdı. Bütün ayaktakilerin oturmasını bekler, bir boş yer kalırsa eğer ondan sonra gider otururdu. Kendi enayiliği yüzünden bu her ayakta kalışında kafasında kurduğu mizanda şu tar­tışma geçerdi; bir ta­raftan kendini herkesin budalası olmakla ve ahmaklıkla suçlardı sürekli ayakta yolculuk ettiği için; ama diğer taraf­tan da bu enayiliğinden ötürü gururlanır, kendini sever; belediye otobüsünde bir koltuk kapmayı günün kazancı sayan zavallılara ise hayıflanır, acırdı. Bu özelliği merhum babası Hasip Efendi’den mirastı. Girmek zorunda kaldığı kuyrukların son adamı, dâima O olurdu.

Otobüs, en son “abla”yı da aldıktan sonra sert bir kalkışla yerinden fırladı; kapı, otobüsün hare­ketinden nice zaman sonra örtülebildi; ayaktakiler, otobüsün bu şahlanışı ile birlikte ansızın kopan fırtına önündeki kavak ağaçları gibi sallandılar; oturanlarsa bir ekin tarlasının başakları gibi öne ve arkaya doğru gittiler ve geldiler. Yolcuların bu toplu hareketleri, şoförün otobüse bu durakta binenlere verdiği ilk “hoş geldin” dersinin oluşturduğu manzaraydı. Yolcuları daha ne gibi izzet ikramlar bekliyordu, şimdiden tahmini göçtü. Sırıtkan suratında, çok sayıda ve her sınıftan insana hükmediyor, onları sağa sola savuruyor olmanın derin hazzını yaşadığı belli oluyordu. Şoförün bu çalkantılı dersinin sonunda yolcular, Onun mutlak yönetimi altındaki otobüsün içinde birer nesne olduklarını hissettiler.

Önceki otobüsün şoförü, yolcuların homurtularına aldırmadan kendince uygun an geldiğine kanaat getirdikten sonra nihayet kapıyı açmıştı. Emrah, heyecan ve telaş içinde iri adımlarla koridorda ilerledi; etrafına ba­kındı, oturacak bir yer yoktu. Koltuklar, önceki duraklarda çoktan doldurulmuştu. Demek ki “ilk sırayı kapmak” için boşuna çırpınmış, otobüse en son binen kişi ile birlikte ayakta dur­mağa mahkûm kal­mıştı. Sonunda otobüs, yükünü tümüyle yüklendi ve duraktan ağır ağır kalktı. Di­ğerleri gibi bu otobüs de içinde her biri kendi ekseninde dönüp duran onlarca yalnız yıldızdan meydana gelen bir galaksi gibi yolcularca bilindiği sanılan oysa meçhul bir istikamete doğru yol almağa başladı.

“İt gibi yoruldum bütün gün koşuşturmaktan; evden fakülteye bir buçuk saat ayakta yolculuk; amfide beş saat boyunca can sıkıcı ders-işkence seansları, işinden usanmış, ezberlediği söz ve tavırları tekrarlayıp duran hocalar... Kimi ise komiklikler yaparak hayattan yırtmanın yolunu bulmuş, dersi özellikle kız­lar önünde gösteriye dönüştüren hocalar... Ve kocaman fakültede zamanın dışında kalmış bir-iki ciddi adam, uzak, çok uzak, sesleri derin kuyulardan mırıltı hallinde duyulan uzak adamlar. Öğrencilerden, niye öğreniyo­rum, hocalardan, neden öğretiyorum soruları; sorular, sorgular... Fakülte­den çıkış ve sonra babamın bitmeyen siparişlerini almak için ucuz satan alışveriş çarşılarında dolaşma ve işte sonunda bir buçuk saat sürecek eve dönüş yolculuğu...”

Emrah, omuzuna asılı çantayı, ayaklarının arasına indirdi, bir eliyle tavandaki askıya yapıştı, ötekiyle önündeki koltuğa tutundu ve ağırlığının bir kısmını kollarına vererek kendini hafifçe bıraktı; kaderine, otobüse ve otobüsün şoförüne teslim oldu; gözlerini de yumarak bu teslimiyete son imzayı attı. Otobüs, hınca hınç trafikte dura kalka, sallana sallana ve içindekileri silkeleye silkeleye Boğaz Köprüsüne doğru ilerlemeğe başlamıştı.

Otobüsün içi, dışı, bütün araçlar ve neredeyse etraftaki tüm insanlar gürültü çıkarıyordu; sesler, motor gürültüleri, kornalar, cep telefonu zilleri, bağıra çağıra yapılan telefon konuşmaları; bütün bir şehir uğulduyor ve uluyordu. Herkes bir diğerinin önüne geçmek, üstüne çıkmak, başka sesleri bastır­mak için olanca gü­cünü harcıyor ve kulakları sağırlaştıran cehennemî koro, şehrin kendine mahsus sesi işte böylece oluşuyordu. Gün boyu bütün enerji­sini bu uluyan canavarın dişlerinin arasından kurtulup, yaşadığını, ayrı bir varlık olarak var olduğunu kanıtlamaya çalışan şehir insanı, bu yolda hemen hemen hiç ilerlememiş olarak her akşam bir et yığını halinde evine düşüyordu; kanı emilmiş, beyni ve ruhu boşaltılmış bir et ve ke­mik yığını...

Boğaz Köprüsü trafiği belli bellisiz akıyordu. Yolun bir şeridinde asabi şoförün otobüsü, diğerindeyse vurdumduymaz şoförünki ilerliyordu. Biri Sitâre’yi, öteki ise Emrah’ı taşıyan... Bazen biri öne geçiyordu, sonra öteki; kimi za­man da iki otobüs yan yana gelip duruyorlardı.

Asabi Şoför, sürati kaplumbağa hızına düşmüş otobüsünün koltuğunda iş­kenceler içinde kıvranıyor, ama bir santim olsun otobüsünü diğer araçlardan daha fazla bir hızla ileri süremiyordu; bu halde iken bile kendini bir uçak kaptanı ola­rak hayal etmekten de geri durmuyordu. Her hal ü kârda o çalımlı tavrını üzerinden atmıyordu. Ne ki çaresizdi ve bu haliyle kafese tıkılmış bir yabaniden farkı yoktu.

Vurdumduymaz şoför ise, yarı-baygın şekilde koltuğuna yaslanmıştı; otobüsü yöneten, süren O değildi de, her nasılsa kendiliğinden yürüyen bu vasıtanın parçalarından biriymiş gibi duruyordu. Nihayetinde her iki otobüs de aynı yönde, aynı hızla ilerliyordu işte; yapabilecekleri hiçbir şey yoktu; akan suyun üstünde sürüklenen birer saman çöpünden farksızdılar.

Akşam yaklaşıyordu. Bu dakikalarda artık irice bir tepsiye benzeyen güneşin ufka gömülmesi, çıplak gözle bile görülebiliyordu. Günün ak aydınlığı perde perde griye ve kızıla dönerken, köprü yolunda iler­lemekte olan iki otobüs de sık sık aynı hizaya gelip gelip duru­yordu. Aralarında bir yol arkadaşlığı doğ­muştu ikisinin de, kol kola vermiş öylece yürüyorlardı. Bir an oldu, yan yana gelip epeyce zaman dur­dular. İleride trafiği sıkıştıran bir kaza mı olmuştu acaba? İki otobüs ve içindekiler, bu uzunca zaman aralığında bir birlerini fark etmeye başladılar. 

Emrah, hanidir yumduğu gözlerini açtı. Aslında açılmış olan, yalnızca gözünün ilk perdesiydi; insan bu kada­rıyla ancak kendi bedenini ve eş­yalarını görebilirdi. Emrah, ayaklarının arasına sıkıştırdığı çantasını arandı önce, çanta yerli yerinde duruyordu. Gözlerinin, açılan ikinci perdesinin ardından Emrah, oto­büs ahalisini seyretti; burada değişen pek bir şey yoktu, yer bulup oturan şanslıların çoğu uyukluyordu, oturamayanlarsa yorgunluk ve bezginlikten zar zor ayakta durabiliyorlardı.

Emrah, yan tarafta durmuş olan diğer otobüse doğru baktı, yolcuların üzerinde dolaştırdı göz­lerini; gezinen bakışları bir yere geldi ve takılıp kaldı; aynı anda her yeri karanlığa boğan bir ışık patlaması oldu; gözü öylesine kamaşmıştı ki, şiddetli ışık koyu bir karanlık hâsıl etmişti.  Emrah, bu patlamanın etkisiyle vücudunun, tüm zerrelerine varana kadar sarsıldığını hissetti. Ne olup bittiği hakkında hiç bir fikri yoktu; karanlıklar içindeydi. Az sonra etraf yeniden ışımaya başladığında Emrah, her yeri karanlık hissetmesine yol açan körleşmenin bir göz kamaşması olduğunu anladı. Gözlerindeki kamaşma tam geçmişti ki bakışları karşı otobüste kendine doğru bakan bir çift göze saplandı ve aynı anda bütün vücudu titredi; hafifçe bir ter boşandı her yerinden. İki insanın bir birine kilitlenmiş gözleri arasında ışık şuaları gidip geliyor, şimşekler çakıyordu.

Bir peri suret, bir ceylan

Yandaki otobüste ve tam karşısında ayakta durmakta olan bir kız ve onun ateş saçan gözleri. Emrah’i körleştiren ışık, işte bu gözlerden fışkırmıştı; anlaşıldı. Ve ışık, ısrarla ona doğru akmaya de­vam ediyordu; yalap yalap aydınlatarak ve ısıtarak.

Göğsü, atılan bir okla delinmiş gibi sızladı. Ok, Emrah’ın sol göğsüne, tam kalbinin olduğu yere sap­lanmıştı. Okun darbesiyle tepeden tırnağa sarsıldı, dizlerinin bağının çözüldü; uzuvlarının dağılıp gittiğini sandı.

Bu güne kadar hiç yaşamadığı bir haldi bu. Ayakları elden gitmiş, bedenini taşıyamaz olmuştu, düşmemek için önün­deki koltuğun demirine sıkıca tutundu. Başı yana düştü. Göğsündeki ok saplanmış yerden aşağı doğru bir ılık sıvı sızmaktaydı, anladı ki kanı sel sebil olmuş kalp çeşmesinden akıp gitmekteydi. Dizlerin­deki titreme bütün vücuduna yayılıyor, Onu üşütüyor, ürpertiyordu. Bayılıp düşmemek için çareyi gözlerini yummakta, kendine doğru akıp gelen ışık seline bakmamakta buldu. Fakat gözlerini yummuş da olsa şimşek sağanağı sürüyor, art arda fışkıran huzmeler, beynine doğru hücum ediyordu. Ne zamanın farkın­daydı Emrah, ne de mekânın. Bu halinin kaç vakit sürdüğünü bilmedi. Nice sonra kendinde azıcık derman bulunca gözlerini açtı ve yeniden karşı tarafa baktı, perişan bakışlarını bir kez daha helak edici ışığın kaynağına çevirmeyi denedi.

Kız oradaydı ve hâlâ O’nu süzüyordu acımaksızın, nasıl bir katliama yol açtığını belki de hiç bilmeksizin. Kız oradaydı. Yüzü ki dolunaydı, iki kaşı ki birer yaydı ve kirpikleri ki delip geçmeye, öldürmeye hazır katil oklardı. Yay orada, ok orada, avcı oradaydı.

Lakin avcı, avını yere serdikten sonra azıcık rahme gelmiş olmalı ki artık ok fırlatmıyor, avını tatlı tatlı süzüyordu, ihtimal ki avında hal, mecal, takat, kan ve can kalmadığını görmüş ve ona acımağa başlamıştı. Yaralı av, son bir teşebbüsle bir iki saniyeliğine bu gözlere yeniden bakma cesaretini gös­terdi. Aynı saniyelerde öyle bir şey yaşandı ki, ba’s ü ba’del mevt denen şey bu olmalıydı. Vücudun­daki üşüme ve titreme birden bire kay­boldu. Emrah, şimdi de ateşler içinde yanıp tutuşmaya başladı, alevleri çıldırmış bir yangının tam ortasında kalmış gibiydi. Vücudu bir-iki dakikaya varmadan terden sırıl­sıklam oldu. Sadece terlemiyor, âdeta tüm yağları da eriyip akıyordu. O, evet o, ılık ılık kendisine, sadece kendisine, başka bir yere değil tam da kendisine bakmaya devam ediyordu! “Allah’ım, ne saadet” dedi; beni önemsiyor demek ki. 

Yangının ortasında kalmış av, şimdi de cehennemî bir hararetin ortasında yanmaktaydı; ağzı kurumuş, dili ve bütün vücudu şerha şerha çatlamağa yüz tutmuştu, gittikçe kıp kızıl bir kor parçası haline geli­yordu. Ateşin suya çağrısıydı bu. Kudurma noktasına ulaşmış azgın ateşin suya hasretiydi. Yangınzede,  bir saniye bile beklemeden kendini fırlatıp atacağı serin bir su aradı. Ve o suyu çok geç­meden buldu: Avcının ışık saçmakta olan gözleri, ansızın ucu bucağı görünmez sükûnetli bir denize dön­üşmüştü.  Bu ne hünerdir; hem yakıyor, hem söndürüyor, serinlik üflüyordu.

Emrah, hiç tereddüt etmeden ufku seçilmeyen, dibi görünmeyen bu denize atladı ve onun ka­ranlıkları kat kat çoğalan derinliklerinde KAYBOLDU.

         Lebalep dolu öteki belediye otobüsünde salkım söğüt endamlı bir kız vardı; Sitâre… Turşu kavanozuna dönmüş otobüsteki insan istifinin tam orta­sında ayakta duruyordu. Salkım Söğüt gibi, o da kaderine razılığını göstermek istercesine saçlarını salkım salkım aşağılara doğru hüzünle salmıştı. Geniş ve açık alnına, yüzündeki ezelden damgalı hüznüne ve rızasına eşlik eden muhteşem bir meydan okuyuş yerleşip kalmıştı. Beyaz, teniz, geniş, iddiaları olan bir alındı bu. Başını hafifçe öne eğmesiyle birlikte yüzüne dökülen zülüf ve perçemini geriye atmak için yaptığı yumuşacık baş hareketi, aheste esen sabah rüzgârını karşılayan yaban sümbülü­nün sallanışı gibiydi. Bu salınış, aynı zamanda hüznün ve rızanın, içinde direnişi, meydan okuyuşu taşıyan inatçı duruşunun da bir işareti olmaktaydı; destursuz girilebilecek bir gül bahçesi değildi.

            O da, otobüs yolcularının pek çoğu gibi, günün amansız muharebelerinden yorgun, bezgin, bitkin düşmüş bir savaşçı gibi eve dönüş yolunda belediye otobüsündeydi.

Sitâre, çoğu zamanki gibi yine ayaktaydı. İlla da oturacak bir yer bulmak için her şeyi göze alanlar sınıfına dâhil olmamak iste­yince ayakta kalmak Onun kaderi oluyordu. Ama sıkıntı yalnızca bir-iki saatlik yolu âni frenlerle sal­lana sallana, hoplaya zıplaya yüreği ve bazen da midesi ağzına gelerek sonlandırmasından ibaret değildi. Oto­büslerde ayakta yolculuk, bayan yolcular için cendereye alınmışçasına bedeller ödemek demekti; gönlünü, kalbini, ter temiz hislerini darmadağın eden sonu gelmez saldırılara boyun eğmek de vardı için içinde. Sitâre, bugün de otobüste ayaktaydı ve birden çok gözün tarassutu, tasallutu, tacizi altındaydı.

             Sitâre, Eczacılık son sınıftaydı. Kadere boyu eğme ile direnmenin bıçak sırtı terazisinde ayakta durmaya çalı­şıyordu. Hayat denen şeyin bir savaş meydanında yerlerde sürünmek olduğunu görüyor, ama O, bu cenk meydanında savaşmadan, insanlarla boğuşmadan yaşamayı başarmak istiyordu. Hayatının bütün istasyonlarında, üniversiteye doğru yol alırken, üniversitede ve sonrasında Onun için kurgulanmış bulunan her şey, döşenen yollar, yol işaretleri ve karşılaştığı herkes Onu savaşa çağırsa da Sitâre, savaşmadan da var olunabileceğine inanıyordu. Hiç şüphesiz bir eczacı diplomasına muhtaçtı. Dul annesi, lisede okuyan erkek kardeşi için de önemliydi bu. Diplomayı almalı, kimselere muhtaç olmadan yuvalarına ekmek getirmemin yolunu bulmalıydı. Ama bunu birileriyle boğuşmadan, birilerini alt etmeden, yenmeden yapabilmeliydi.

            Ekmek koşusu bir yandan –ki Ona ayakta kalmayı, dik durmayı sağlayacaktı- öbür yandan boğuşma, didişme ve kavga meydanları. Ve fazladan erkek tacizleri, şu an olduğu gibi. Kadını fethetmek, mülkiyetine almak, ele geçirmek, ona hükmet­mek, sahip olmak, isteyen erkek hücumları.

Karşı cinsin, esasında tek bir varlığın, türün diğer parçası olduğunu göremeyen, isterik, kudurgan ve âmâ erkek bakışlarının nesnesi, muhatabı olmak. Sitâre, erkeklerin bu çalımlı, mağrur, bir birlerini yenecekleri rakipler, kadınları ise mal mülk cinsinden bir şey olarak gören hallerinden iğreniyor ve bu yüzden hep onlardan kaçıyordu. Tanıdığı erkeklerden yalnızca babası bu sınıftan değildi. Mahallenin Hasip Efendisi, çocukların Hasip Amcası, kimi zaman babası…  Ama O yoktu artık; uzaklarda, yukarılarda, ulaşılamayacak bir yerlerdeydi, Bulunduğu her mekânı güzelleştiren bu sevgi hâlesi babacan adam yoktu artık. Belki hep biricik kızını gözetliyordu bulunduğu yerden;  ama ne yeniden gelebilirdi, ne de Ona varılabilirdi.

            Hasip Efendi, kızının hayatında bir şekilde vardı; ama ne yazık ki daha fazla olarak da yoktu. Baba yoksunluğu, hele de genç kızlar için anlatılamaz bir mahrumiyettir. Sitâre hüzünle gözlerini yumdu, bir an için etrafının sıkıntılı ablukasından sıyrıldı ve babasıyla geçirdiği za­manları yaşamağa başladı.

Babasının aslan yelesini andıran bağrına atıldığı, boynuna sarılıp öylece kaldığı günlere döndü; bir kız için şu korkularla dolu dünyada en güvenli yerdi burası. Dizine yatıp uzandığı, güç, kuvvet veren iri eliyle saçlarına dalıp başını okşadığı, dünyanın en mutlu, güvenli kızı olduğunu hissettiği zamanlara.

Trafik sakin bir ırmak gibi ağır ilerliyordu. Sitâre, babasının dizine koymuştu ba­şını, defalarca olduğu gibi orada uykuya dalacaktı ki ani bir sarsıntı ile kendine geldi. Yine bıçkın şoför, yine acı fren.

            Gözlerini açtı, etrafına bakındı. Bir an gözleri, tam karşıda durmakta olan otobüstekilere takıldı ve orada kaldı. Bir delikanlının bakışlarıyla buluştu gözleri. Masum, hem çocuksu, hem adam olmuş izlenimi veren bir yüzü vardı ve Ona bakıyordu aralıksız. Sitâre, titredi, kızardı ve utançla büzüldü, başını önüne eğdi, yeniden babasını hayal etti, gelmeyen, gidilemeyen Hasip Efendiyi. İçinde fırtınalar koptu birden, fırtına hemen hortuma dönüştü ve ne var ne yoksa göklere savurdu. Bu, kesinlikle farklı bir erkekti. Yeniden hayalindeki babasına döndü, tam karşısında ise Emrah duruyordu. Zihni, kıyaslar yaparak ikisi ara­sında gelip gidiyordu. Artık kendinde değildi, O Emrah’ta, Emrah da hâlâ Ondaydı. Uzuna yakın boyu, geniş omuzlarıyla her kadına, güven verebilecek bir duruşu vardı. Masum bir yüz, sahip olmayı değil, sahiplenmeyi, birlikte var olmayı, almayı değil vermeyi anlatan gözler. Sitâre, bu bakışlara TESLİM OLDU.

            Leylî le Mecnun’un, Arzu ile Kamber’in, Kerem ile Aslı’nın aralarında her ne olup yaşandı ise, Sitâre ile Emrah arasında da benzer şeyler olmuştu, hem de on-on beş dakika içinde… Çünki zaman dardı, aralarında camdan duvarlar vardı.                   

            Sitâre ile Emrah, suyun akması, rüzgârın esmesi, kuşun ötmesi, çiçeğin açması ne ise öylesine bir hal içre, tabiatlarında tayin edilmiş bir zamanda ama imkânsızlarla çevrili bir mekânda buluşmuş­lardı. Bir birlerine derin mi derin bakmışlar ve akmışlardı, gözlerinden fışkıran ateş-bâr ışıklar gidip gelmişti. Ne var ki ikisini ayıran camdan duvarlar vardı, seslerini bir birlerine duyuramıyorlardı. Hislerinin yüklendiği kelimeleri sadece gözleriyle alıp veriyorlardı.

            İki camdan duvar, ele ele tutuşmalarına, bir birlerini hissetmelerine engeldi. Sitâre, ilk defa bir erkeğe böylesine yaklaşmak, yakınlaşmak isteği duyuyordu. Hislerinin dizginleri boşalmış gitmişti, hayal, heyecan, umut küheylanları yelelerini rüzgâra açmış iniş aşağı başıboş koşuyorlardı. Sitâre, kendine hâkimiyetini kaybetmişti, kızarması, utanması bundandı belki de. Hayır, bir suç değildi hisleri­nin dizginlerini boşaltması, O, bunun bu kadar çabuk ve kolay olmasından dolayı utanmış, kızarmıştı. Sadece kitaplardan okuduğu ve kendisi için imkânsız gördüğü şey, böyle bir anda, bir turşu kavanozunda sıkışmış olduğu bir otobüste mi başına gelecekti? Bir yaz gecesinin derin sessizliğinde, sadece çekir­gelerin bu sessizliği perçinleyen ötüşlerinin duyulduğu, lacivert gökyüzünde mücevher gibi dizilmiş mehtabın ve yıldızların tanıklığı altında başlamaz mıydı bu şeyler? Uzaktan uzağa duyulan aşk şarkı­ları eşlik etmeli değil miydi bu buluşmaya? Bunların hiç biri yoktu ama O, bambaşka bir âlemde uça­cak kadar hafiflemiş, damarlarından iliklerine kadar tüm hücrelerine ılık bir huzur mayiinin yayıldı­ğını hissetmekteydi,  Mayi kalbine gelip buharlaşıp bayıltıcı bir rayiha halinde burnuna tütüyordu. Deli­kanlı Ona baktıkça bu hisleri artıyor ve bu garip lezzeti tattıkça O da bakışlarını delikanlıdan ayıramıyordu.

            Lakin arada camdan duvarlar vardı. Sadece bakışıyorlardı, bağırsalar bile bir birlerine seslerini duyuramayacaklardı. Camdan duvarlar ışığa müsaade ediyor, ama seslere izin vermiyorlardı. Arada cam duvarlar olmasa, karşı karşıya durma imkânı bulsalar konuşabilecekler miydi acaba? Yoksa aşkın heyecan dolu fırtınasında ikisi de lâl ü ebkem mi olacaklardı, arada cam­dan duvarlar olmadan karşı karşıya geldiklerinde.

Aynı anda birlikte bir karar verdiler; göz lisanı ile konuşmağa başladılar.

            Emrah eydür;

            “Bugün ben bir güzel gördüm, bakar cennet sarayından. Kamaştı gözümün nuru, onun hüsn-i cemalinden.”

            Sitâre söyledi;

            “Sen kimsin ey yiğit, necisin, nerelerdensin. Bu ıssız, kimsesiz yerdeki yolumda ne işin var. Beni mi beklemekteydin yoksa.”

            Emrah eydür;

            “Bahçenin kapısın açtım, sanırsın cennet düştüm. Ey huri aradığım yol arkadaşı sen misin yoksa?”

            Sitâre söyledi;

            “Adın Yusuf mu senin, yurdun Kenan Diyarı mı, ey erkek güzeli, beni mi aramaktaydın bu çöllerde. Aklım uçtu gitti başımdan seni görünce, nice zamandır pencereler ardında, bakışlarım ufuklarda bek­leyip durduğum yiğit sen misin yoksa.”

            Emrah eyitti;

            “Ey dilber, ey narin çiçek, uzatsam alsam elini elime, tutsam, okşasam sararıp solar sararır mısın.”

            Sitâre söyledi;

            “Ey yiğit, ey güzellikte Yusuf, pehlivanlıkta Rüstem olan, al beni yalnızlığımın çöllerinden kurtar, kucakla, bağrına bas, kudretine râm et, ama bir çiçek tutuyormuş gibi narin ve nazik, incitme­den, örselemeden… Ve şarkılar söyle, bebeğin ninniye ihtiyacı gibi ben de Senin ahengine, avazına muhtacım.”

            Emrah ile Sitâre, bir birlerini işitmeden söyleşip durdular. Lisan-ı hal ile anlaşmağa uğraştılar. Her biri diğerinin söylediklerini dünya kulağıyla da işitmek istedi. Lakin aralarında camdan duvarlar vardı.

İkisi de aynı anda camdan duvarlardan kurtulma kararı verdiler. Emrah, bir baş işaretiyle otobüsün duracağı ilk durakta inmek üzere Sitâre’yi aşağı davet etti. Bir mahcubiyet, bir kızarma ardından Sitâre da aynı baş işaretiyle karşılık verdi.

            Emrah, hıncahınç dolu bir otobüste ayakta durduğunu yeniden idrak etti. Otobüsün durma düğmesine bastı. Telaştan, aceleden çıldırmak üzereydi. Allah’ım, bu otobüs durağa hiç varamayacak mıydı? Önüne gelen yolcuları ite kalka iniş kapısına doğru yürüdü. Ardından edilen hakaretlerin hiç birini işitmedi. Otobüs sonunda durağa gelip durdu. Hemen önde o kızın bulunduğu otobüs de durmuştu. Emrah, indiğinde öndeki otobüs de inen yolcularını bırakıp hızla duraktan kalkmıştı.

            Durakta pek çok yolcu vardı, kadınlı erkekli. Emrah aralarında o kızı aradı. Hayır, durakta onu arayan, bekleyen biri yoktu, o kız yoktu. Emrah darmadağın oldu. Duraktan uzaklaşmakta olan kızlara yetişti birer birer yüzlerine baktı, hiç biri O değildi. Çantasını koltuğunun altına sıkıca yerleştirip rüzgâr gibi otobüsün gitmekte olduğu istikamete doğru koşmağa başladı, giden otobüse durağa varmadan yetişmek istiyordu.  Bir sonraki durağa vardığında otobüs yolcularını bırak­mış, harekete geçmişti bile. İnmiş olan yolculara baktı. O kız burada da yoktu. Yeniden koşmağa başladı. Az sonra yol tamiri nedeniyle yavaşlamış otobüsü yakaladı. Durağa otobüsle birlikte ulaştı. İnen yol­culara baktı, o kızı aradı, yoktu. Henüz hareket etmemiş otobüse atladı. Yolculara baktı birer birer. O yoktu, ona benzeyen biri de. Allah’ım, ne olmuştu Ona. Bu otobüs, onun bulunduğu otobüs değil miydi yoksa. Şüpheler, sorular bir birini izledi bundan sonra.  Otobüs tam hareket etmek üzereyken Emrah, dışarı fırladı, Bu kez gerisin geri koşmağa başladı. Akşamın karanlığı geceye dönüyordu. İndiği ilk durağa geldi bir koşuda.

Durakta kimsecikler yoktu. Telaşla durağa yakın yerleri aradı. Otobüsün gittiği yolda yeniden koştu. Hep koştu, nice son duraklarda boş otobüsler gördü, duraklarda yakaladığı otobüslere bindi, indi. Böylece gece yarısını etti. Artık ne yollarda bir otobüs vardı, ne de o kız. Kan ter içinde yaya olarak eve döndü.

Peki, ne olmuştu da Sitâre kaybolmuştu, Sitare’nin otobüsünde neler yaşanmıştı.

            Sitâre, Emrah’tan aldığı işaret üzerine görülmedik bir telaşla otobüsten dışarı atmıştı kendini.

Otobüs ahalisi şaşırıp kalmıştılar; bu ağır başlı kızın durduk yere birden ortaya çıkan bu telaş ve heyecanına sebep neydi ki.

            Durak kalabalıktı, Sitâre arkadan gelen otobüsten inenlere baktı, delikanlı aralarından ha çıktı ha çıkacaktı; yüreği coşkun patlamalar hâlinde atıyordu. Hayır, o genç yoktu, hiçbir delikanlı o değildi. Bir başka otobüs daha gelip yolcu indirdi. Delikanlıyı onların arasında aradı nafile. Nereye kaybolmuştu. Sağa baktı yoktu, sola baktı yoktu. Ne ileride ne gerideydi. Birilerini arıyor gibi dolaşan şu genç O olamazdı. Acaba bir önceki durakta mı inmişti. Yoksa bütün bunlar bir hayal miydi? Ya da genç, son anda pişman olmuş, otobüsünden inmeyip yoluna devam mı etmişti. Onu aramalı mıydı? Aramağa girişse nereden başlamalıydı, ileri mi koşmalıydı ardından, ge­riye doğru mu yürümeliydi. Bir karar veremedi, durduğu yere çakılıp kaldı. Tam bu esnada inceden inceye bir yağmur inmeye başladı şefkatli damlalarıyla.  Saçlarını ıslatan damlalar yüzüne savrulmuş zülüflerinden gözle­rine doğru iniyor, orada tomurcuklanan sitâreleri de yanına alarak yanaklarına doğru yol alıyor, dudaklarında ve çenesindeki kıvrımları da dolanıp yere düşüyordu. Hem âsuman ağlıyordu, hem de Sitâre. Akşamın gittikçe artan karanlığında gökyüzün­den damlayan sitâreler, Sitare’nin gözlerinden akanlarla bir olup toprağı ıslatıyor, Sitâre neden oldu­ğunu bilmeden sessizce ağlıyordu.   

Etiketler: , , , ,